Sık Sorulan Sorular


İslam ve Tıp / Eleştirilen Ayetler / Tartışmalı Meseleler / Fetvalar
Erkeklerin sünnet olması tıbben ve dinen gerekli mi?
Dinen gerekli değil. Kuran'da sünnet uygulaması emredilmez. Tıbben, çok eşliliğin yaygın olduğu toplumlarda cinsel yolla bulaşan hastalık riskini azalttığı için tavsiye edilebiliyor. Ayrıca idrar yolu enfeksiyonu ve penis kanseri riskini de azalttığı söylenmekte... Bunun sebebi sünnetli penis başının daha kolay temizlenebilmesi olabilir. Gerekli hijyen kurallarına dikkat edildiği takdirde, her erkeğin rutin olarak sünnet edilmesi gerekmez. Ayrıca Allah'ın yaratışını sebepsiz yere bozmamak gerekir. Sünnet derisinin birtakım seksüel fonksiyonları olabilir.

Kuran'da beyinden bahsedilir mi ve Kuran'a göre kalp düşünce organı iken tıbben sadece bir kan pompası mı?
Kuran'da hata yapma ve yalan söyleme davranışları alın lobu ile irtibatlandırılmıştır (Alak/16). Bu bilgi, gelişmiş MR cihazları ile de gözlemlenebilmiştir. Kuran'a göre kalp, tıpkı göz ve kulak gibi duyusal uyarı alan ve bunları beyne ileten bir organdır. Günümüzde yapılan bilimsel araştırmalar da, kalbin yalnızca kan pompalayan bir organ olmayabileceğini ve beyne birtakım sinyaller ileterek; duygusal durumumuzu, karar alma süreçlerimizi ve insanlarla olan ilişkilerimizi etkileyebileceğini göstermektedir (Video). Ayrıca tıbbi literatürde, kalbin bir duyusal hafızası olduğuna ve bu hafızanın kalp nakli ile alıcılara aktarılabileceğine dair bazı gözlemler rapor edilmiştir (Makale).

Masturbasyon yapmak, dinen ve tıbben sakıncalı mı?
Allah'ın hakkında özel bir hüküm bildirmediği konularda genel kaidelere bakılır: İyi, güzel, sağlıklı şeyler helaldir; kötü olan, çirkin olan, sağlıksız olan şeylerden de kaçınmamız gerekir! Masturbasyon, sağlıklı bir cinsel aktivite değildir (Makale). Doğal olan, sağlıklı olan, kişinin evlenerek penil-vajinal ilişki yaşamasıdır! Ancak evleninceye kadar veya evlenmesi eğer mümkün değilse, insanın şehvet duygularını dizginleyebilmesi ve böylece birtakım haramlardan (zina, harama bakmak vb.) kaçınabilmesi adına böyle bir aktivitede bulunması günah olmaz. Zira Allah, açıkça haram kıldığı konularda bile, "Her kim zorlanırsa, abartıya kaçmadan ve haddi aşmadan...Ona günah yoktur! Şüphesiz Allah, çok bağışlayandır, çok merhametlidir.” (2/173) buyuruyor.

Yakın ölüm deneyimleri, ölümden sonraki hayatın kanıtı olabilir mi?
Bunların tümü, ölmek üzere olan beynin gösterdiği aktivitelere bağlıdır (Makale).

Zinanın haram kılınmasının hikmeti ne olabilir?
Sağlam bir toplum yapısı; çocukların sevgi ve güven içerisinde yetişebileceği sağlıklı aile kurumlarının mevcudiyetine bağlıdır. Bir toplumda zinanın yaygınlaşması; evlilik ve çocuk dünyaya getirme oranlarını azaltır; cinsel yolla bulaşan hastalıkların yaygınlaşmasına yol açar. Zina, aile kurumunu yıpratan sosyal bir hastalıktır. En doğrusunu Allah bilir.

2(Bakara)/122. ayete göre, İsrailoğulları üstün bir ırk mıdır?
"Ey İsrailoğulları! Sizin üzerinize nimet verdiğim nimetimi ve gerçekten benim sizi alemler üzerine faziletli kıldığımı hatırlayın/zikredin!" (Bakara/122) Bu ayette Allah'ın İsrailoğulları'na verdiği nimet; onların vahiyle doğru yola iletilmesi, affedilmesi ve Firavun'un zulmünden kurtarılmasıdır (2/47-53; 7/140-141). Vahiy, Allah'ın bizlere olan nimetidir (5/3). İsrailoğullarının üstün kılınması da, vahiyle hidayete erdirilmedir (6/86-87). Allah katında üstünlük, ancak takvadadır (49/13). Takvadan uzaklaşan bir toplum, üstünlüğünü kaybeder (5/18; 62/6).

2(Bakara)/282. ayete göre, kadınların şahitliği erkeklerin şahitliğinin yarısı kadar mı değerlidir?
Bazı insanlar, Kuran'a göre kadının şahitliğinin erkeğin şahitliğinin yarısı kadar değerli olduğunu iddia ediyorlar. Bu iddia, Kuran'ın bütünü hakkında yeterince düşünülmemiş olmasından kaynaklanıyor. Nur suresinin 6-9. ayetlerine göre, bir erkek karısının zina yaptığına dair şahitlik etse ve kadın da aksi yönde şahitlik ederek suçlamayı kabul etmese, kadının şahitliği esas alınır ve o kadına herhangi bir ceza verilmez! Nur suresinin 4. ayetine göre de, bir kimse, bir kadının zina ettiğine dair şahitlik etse ve kadın da bu suçlamayı kabul etmeyerek aksi yönde şahitlik etse, o kişiye 80 değnek vurulur ve "yalancı" yaftası yapıştırılarak artık onun hiçbir zaman şahitliği kabul edilmez! Bu hükümler, kadının şahitliğinin erkeğin şahitliğinin yarısı kadar değerli görüldüğü bir kitapta yer alabilir miydi?
2/282. ayette de, aslında 1 kadının şahitliği 1 erkeğinkine denktir. Çünkü eğer şahit olan kadın, şahit olduğu konuya vakıfsa ve onu unutmamışsa şahitliği geçerli kabul edilir ve böylece bu kadının şahitliği, şahit olan erkeğinkine denk olmuş olur. Yok eğer unutmuşsa, diğer kadın şahitin şahitliği geçerli olur ve yine o kadının şahitliği de, şahit olan erkeğinkine denk olmuş olur.
Burada belki şöyle bir soru akla gelebilir: Kuran'da kadınlar için niçin başka şahitliklerde değil de, sadece vadeli borçlarla ilgili mevzularda bir "unutma riski" söz konusu edilmiştir. Bunu, o dönemin şartlarını bilen herkesin kabul edebileceği gibi, kadının ekonomik/ticari hayatla bağlantısının zayıf oluşuna bağlayabiliriz.


4(Nisa)/3. ayete göre, bir erkek dilediği takdirde 4 kadınla evlenebilir mi?
Bu ayeti Diyanet İşleri Başkanlığı şu şekilde tercüme etmiştir:

"Eğer, velisi olduğunuz mal sahibi yetim kızlarla evlenmekle onlara haksızlık yapmaktan korkarsanız onlarla değil, hoşunuza giden başka kadınlarla iki, üç ve dörde kadar evlenebilirsiniz; şayet, aralarında adaletsizlik yapmaktan korkarsanız bir tane almalısınız veya sahip olduğunuz ile yetinmelisiniz. Doğru yoldan sapmamanız için en uygunu budur."

Bu çeviride kırmızıyla işaretlediğim kısımlar Diyanet'e, geriye kalanlar Allah'a (!) aittir!

Nisa suresinin 3. ayetinin kelime kelime çevirisi gerçekte şudur: "Eğer yetimler konusunda, adaletli davranmamaktan korkarsanız; o takdirde, kadınlardan sizin için uygun olanı ikişer, üçer, dörder nikahlayın. Eğer adaletli davranmamaya korkarsanız, öyleyse bir tane veya yeminlerinizin sahip olduğunu (nikahlayın)! İşte şu, haksızlık etmemeniz açısından uygun olandır!"

Buna göre;

(1) Bu ayet, zaten evli olan bir erkekle ilgilidir. Çünkü birer, ikişer... değil; ikişer, üçer... denmiştir.

(2) Evli bir erkeğin, çok eşliliği, "yetimler konusunda adaletsizlik endişesi" şartına bağlanmıştır.

(3) Nisa suresinin 127. ayetinde, kendileriyle evlenilmek istenen kadınların yetimleri konusunda ve yetimlere adaletle bakma konusunda Kuran'da bazı emirlerin yer aldığı bildirilmektedir. Dolayısıyla, Nisa suresinin 3. ayetinde bahsedilen kadınların, yetim çocuklara sahip kadınlar olduğu anlaşılmaktadır.

Sonuç olarak, Kuran, çok eşliliğe ancak ve ancak yetim çocuklara sahip çıkan kadınlarla evlenilmesi halinde (ve bu sayede yetim çocuklara bakılması koşuluyla) ruhsat vermektedir. Bu izin, özellikle savaşlardan sonra, sosyal yaraların sarılması açısından önemli olabilir.

Daha geniş açıklama için bakınız; Hatalı tercüme edilen bir ayet: Nisa/3


Bir adam öldüğünde ve geride 3 kızı, annesi, babası ve karısı kaldığında; bu miras Nisa suresinin 11-12. ayetlerine göre tam olarak paylaştırılamaz mı?
Bunu söyleyenler genelde hep aynı örneği verip dururlar: Bir adam öldüğünde ve geride 3 kızı, annesi, babası ve karısı kaldığında... Sonra da sırasıyla şu oranları belirlerler: 2/3, 1/6, 1/6, 1/8 ve bunların toplamının 1 etmemesini de "hata" olarak ilan ederler!

Bu insanlar, aynı mantıkla, bu adamın 3 kızı ve annesi kalsaydı da mirası tam olarak bölüştüremeyeceklerdi (2/3 + 1/6)! Hatta, bu adamın sadece 3 kızı kalsaydı bile, aynı mantığa göre, kızlar 2/3 alacak ve miras yine tam olarak bölüştürülemeyecekti! Öyleyse o uzun örneği niçin verip duruyorlar ki?

Ya meseleyi hiç bilmiyorlar ve sağdan soldan duydukları bir örneği anlamaksızın tekrar ediyorlar veya uzun bir örnek vererek akılları sıra "Muhammed bu kadarını düşünememiş." izlenimi uyandırmaya çalışıyorlar!

Kuran'a göre (4/33), yukarıdaki örnekte adamın karısı mirasın 1/8'ini aldıktan sonra (Nisa/12), geriye kalanın 2/3'ünün kızlara, 1/6'şar payın ise anne ve babaya verilmesi gerekir (Nisa/11)!


4(Nisa)/34. ayete göre, bir erkek huysuzluk yapan karısını dövebilir mi?
"Ey iman edenler! Eşlerinizden ve çocuklarınızdan size düşman olanlardan sakının! Şayet affederseniz, müsamaha gösterirseniz ve bağışlarsanız; şüphesiz ki Allah da çok bağışlayıcı ve çok merhametlidir." (64/14)

Her dilde olduğu gibi, Arapçada da farklı manalara gelebilen (eş sesli) kelimeler vardır! Dolayısıyla, Arapça bir kitap olan Kuran’da da, bu türden kelimelere rastlamak mümkündür. Arapçada "darabe" fiili, "vurmak, çarpışmak, bırakmak, vazgeçmek, izah etmek, örnek vermek, göstermek, gitmek, sefere çıkmak, yolculuk etmek, örtmek, kapatmak" vb. pek çok manaya gelebilmektedir.

Dil bilimsel açıdan, Nisa/34'te kullanılan "darabe" fiili, "(onlara) vurun" veya "(onlardan) ayrılın" manalarına gelebilir. Mesela, 43/5. ayette, "Haddi aşan bir kavim oldunuz diye, zikri uzak tutarak sizden vaz mı geçelim?" denilirken, "darabe" fiili kullanılmıştır!

Nisa/34`te, "vurun" ve "yüz çevirin/ayrılın" manalarından hangisinin tercih edilmesinin daha uygun olacağına karar vermek için (diğer eş sesli kelimelerde de olduğu gibi), ayetin öncesine-sonrasına ve Kuran'ın bütünlüğüne bakmak gerekir!

1. Delil: Kuran`ın bize haber verdiğine göre, peygamberimiz eşleriyle çeşitli problemler yaşamış ve hatta kimi zaman şiddetli geçimsizlik olarak tanımlanabilecek boyutta sorunlar ortaya çıkmıştır. Böylesi bir durumda Allah'ın peygamberinden istediği şey şu olmuştur: "Ey peygamber! Eşlerine de ki: Eğer dünya hayatını ve onun süsünü istiyorsanız, o zaman gelin size ayrılık nafakasını vereyim ve sizi güzelce bırakayım. Eğer Allah’ı, elçisini ve ahiret yurdunu istiyorsanız, Allah sizden iyi davranışlarda bulunanlara büyük bir mükafat hazırlamıştır." (33/28-29) Görüldüğü gibi, burada peygamberden, huysuzluk yapan eşlerini dövmesi, onlara vurması değil; onlardan ayrılması istenmektedir.

2. Delil: Kuran'da, evliliğin "iyilikle" yürütülmesi emredilmektedir (4/19). Bununla birlikte, geçimsizlik durumunun ortaya çıkması halinde, 3 aşamalı bir yol haritası çizilir: (I) oturup konuşma (nasihat) (II) yataklarda yalnız bırakma (geçici ayrılık dönemi) (III) boşanma. Bakara/226-227. ayetlerinde şöyle denilmektedir: "Kadınlarına yaklaşmamaya ahdedenlere, 4 aylık bekleme süresi vardır. Şayet dönerlerse; şüphesiz ki Allah, çok merhametli, çok bağışlayıcıdır! Eğer (dönmeyip) boşanmaya azmederlerse; şüphesiz ki Allah, işitendir, bilendir!"

3. Delil: Eşler arasında geçimsizlik başladığında ve daha sonra oturup konuşmalarına rağmen anlaşamadıklarında ve ayrı yaşamaya başladıklarında, sorunun çözümü için 3. ve son aşama, acaba ne olabilir? Erkeğin eve gelip karısını dövmesi mi; yoksa, anlaşamayan çiftin ayrılmaları mı? Nasihatle veya geçici ayrılık dönemiyle çözülmeyen bir problem, dayak ile nasıl çözülecek? Dayak, şiddetli geçimsizliğin çaresi değil; olsa olsa sebebi olabilir; sorunun çözümü için "son aşama" olması ise mümkün değildir. Nitekim Allah Kuran'da, "iyilikle tutmak veya iyilikle ayrılmak (65/2)" şeklinde 2 seçenek sunmuştur. Bu durum, iyilikle bir arada yaşamanın mümkün olmadığı durumda, yapılacak olan şeyin "iyilikle ayrılmak" olduğunun delillerinden biridir.

4. Delil: Kuran`a göre, eşinin zina yaptığını söylese dahi bir erkek karısını dövemez ve karısı (suçlamayı kabul etmedikçe) zina cezası (100 değnek) almaz (Nur/6-10). Böyle bir durumda dahi, kocasının sözüne itibar etmeyerek kadına ceza uygulatmayan Kuran’ın, geçimsizlik durumunda erkeğe kadını dövme hakkı tanıması makul gözükmemektedir!

Daha geniş açıklama için bakınız; Nisa/34: "Kadını Dövme" Meselesi


5(Maide)/95. ayette bahsedilen, ihramlı iken avlanma yasağının hikmeti nedir?
Müslümanların yüzlerce yıl ziyaret amacıyla akın akın gelecekleri bir bölgede, başından itibaren bir "avlanma yasağı" konulmasının, bölgedeki doğal hayatı koruma açısından önemli olduğunu söyleyebiliriz. En doğrusunu Allah bilir!

9(Tevbe)/5. ayete göre, müşrik olan herkesi bulduğumuz yerde hemen öldürmeli miyiz?
Böyle ayetlerin önüne-arkasına bakmaksızın, içindeki ifadeleri cımbızlayarak bir sonuca ulaşmak hatalı olur.

Bir önceki ayet: "Ancak müşriklerden anlaşma yaptığınız ve size karşı bir eksiklik yapmayan (anlaşmaya sadık kalan) ve sizin aleyhinize hiç kimseye yardım etmeyenler hariçtir. Onlara anlaşmalarınızı süresine kadar tamamlayın. Allah sakınanları sever! (9/4)

Bir sonraki ayet: "Müşriklerden biri senden onu korumanı isterse, onu himaye et! Ta ki, Allah'ın kelamını işitsin! Sonra onu emniyetli bir yere ulaştır! İşte bu, onların bilmeyen bir kavim olmaları sebebiyledir! (9/6)

Tevbe suresinin 5. ayetinde savaşılması istenen (ki ayette bahsedilen "öldürmek" ve "esir almak" savaşların iki doğal sonucudur) kişiler, yapılan anlaşmayı bozan, saldırgan kimselerdir (bakınız; 9/10,12 ve 13). Bunların dışında kalan kimseler hakkında ise, "Onlar size doğru davrandığı müddetçe, siz de onlara doğru davranın! (9/7)" denilmiştir.


9(Tevbe)/29. ayete göre, bütün Ehli Kitap'la, onlardan cizye alıncaya kadar savaşmak mı gerekir?
"Kitap verilen kimselerden, Allah'a ve ahiret gününe inanmayan, Allah'ın ve elçisinin haram kıldığı şeyi haram saymayan, hakkın dinini din edinmeyen kimselerle, küçülenler olarak elden cizye verinceye kadar savaşın!" (Tevbe/29) Bu ayette "ahiret gününe inanmayan" denildiğine göre, savaşılması istenen kimselerin bütün Ehli Kitap olmadığını rahatlıkla söyeyebiliriz! Nitekim Ali İmran suresinde Rabbimiz: "(Hepsi) aynı değiller; Ehli Kitap'tan hayırlarda koşuşan, kötülükten nehyeden, iyiliği emreden, Allah'a ve ahiret gününe inanan, secde ederek gece saatlerinde Allah'ın ayetlerini okuyan dosdoğru bir topluluk vardır. İşte onlar iyi kimselerdendir. Hayır olarak her ne yaparlarsa, o asla inkar edilmeyecektir. Allah sakınanları çok iyi bilendir." (Ali İmran/113-115) buyurmuştur. Benzer şekilde, Mümtehine suresinde de, "Allah, din hususunda sizinle savaşmayan ve yurdunuzdan sizi çıkarmayan kimselere iyi ve adil davranmanızı yasaklamıyor (ki Allah adil olanları sever); Allah size ancak ve ancak şunu yasaklıyor: Din hususunda sizinle savaşan ve yurtlarınızdan sizi çıkaran ve çıkarılmanıza yardımcı olanları veli edinmenizi... Her kim onları veli edinirse, işte onlar zalim olanlardır!" (Mümtehine/8-9) denilmiştir.

Cahiliye döneminde, yılın 4 ayı (haram aylar) savaşmanın yasak olduğu aylar olarak kabul edilir ve bu sayede insanlar güven içinde Kabe'yi ziyaret edebilirlerdi. Tarihi bilgilere göre, Arabistan'daki bazı Hristiyan kabileler, bu haram aylara hürmet göstermiyorlardı. Yukarıdaki ayette, "Allah'ın haram kıldığı şeyi haram saymayan"lar bu kabilelere mensup kimseler olabilir (Tevbe/36-37). Bakara suresinin 194. ayetinde, "Haram ay haram aya (karşılıktır). Hürmetler bir kısastır (karşılıklıdır). O halde her kim size saldırırsa, size saldırdığı gibi ona saldırın!.." denilmiştir. Dolayısıyla, Tevbe/29'da, Allah'ın haram kıldığını haram saymayarak haram aylarda saldırıda bulunan kimselerle savaşılması isteniyor olabilir. Nitekim Tebuk seferine Recep ayında çıkıldığı söylenir. İlgili Kuran ayetlerinin tamamı ve tarihi veriler bir arada düşünüldüğünde, Tevbe/29'un, "Lahm, Gassan, Cüzam ve Amile" gibi saldırgan kabilelere mensup olan Hristiyanlar (ki bunlar haram ayların hürmetini kabul etmiyorlardı ve Bizans ile ortak hareket ederek, Medine'ye karşı saldırgan bir tutum içine girmişlerdi) hakkında olduğu sonucuna varabiliriz.


19(Meryem)/28. ayette Meryem için kullanılan "Ey Harun'un kız kardeşi!" ifadesi ne anlama geliyor? Harun peygamber, İsa peygamberin öz dayısı mı?
Arapçada baba (eb), anne (umm), erkek kardeş (eh), kız kardeş (uht), erkek evlat (ibn) ve kız evlat (bint) kelimeleri sadece biyolojik anlamlarıyla kullanılmaz; aynı zamanda uzak akrabalık ilişkileri (soy mensubiyeti) veya dini, siyasi ve sosyal bir mensubiyet/yakınlık bildirmek için de kullanılır. Bu durum yakın kültürlerde/dillerde de böyledir. Mesela, Yeni Ahit'te, "İbrahim oğlu, Davut oğlu İsa Mesih" ifadesi geçer (Yeni Ahit, Matta, 1/1); İsa'nın babasının isminin Davut olduğu söylenir (Yeni Ahit, Luka, 1/32); iki kör adam İsa'ya "Ey Davut oğlu!" diye seslenir (Yeni Ahit, Matta, 9/27) vb.

Yahudilerde, doğan çocuğa meşhur akrabalarından birinin adının verilmesi bir gelenekti. Mesela, Yeni Ahit'te, Elizabet, doğan çocuğuna "Yahya" ismini verdiğinde, çevresindekiler "Akrabalarının arasında bu adı taşıyan hiç kimse yok ki!" şeklinde tepki göstermişlerdir (Yeni Ahit, Luka, 1/61). Bu bilgiler bize, annesinin doğan kızına (Meryem'e) -Harun soyundan geldikleri için- onun kız kardeşinin (ablasının) ismini verdiğini düşündürmektedir.

Yeni Ahit'e göre İsa'nın annesi Meryem ile Zekeriyya'nın karısı Elizabet akrabadır (Yeni Ahit, Luka, 1/36) ve Elizabet, Harun'un soyundan geldiği için, "Harun'un kızlarından biri (orijinali; θυγατερων Ααρών)" olarak adlandırılmıştır (Yeni Ahit, Luka, 1/5). Buna göre, Meryem de Harun'un soyundandır! Dolayısıyla çevresindeki insanların çirkin bir fiil işlediğine inandıkları Meryem'e -temiz bir soydan geldiğini hatırlatarak- "Ey Harun'un kız kardeşi! Baban kötü bir kişi değildi; annen de iffetsiz değildi!" (19/28) demiş olmalarını, bu açıdan değerlendirmek daha uygun gözükmektedir. Nitekim Kuran'da, "Allah, Adem'i, Nuh'u, İbrahim'in neslini ve İmran'ın neslini alemler üzerine seçti." (3/33) denilmiştir. Meryem'in annesi "İmran'ın (neslinin) kadını (3/35)"; Meryem de "İmran'ın kızı" (66/12) olarak nitelendirilmiştir ki bu ifadelerden onların söz konusu sülaleye mensup oldukları sonucunu çıkarabiliriz.


33(Ahzab)/37. ayette bahsedilen, peygamberin evlatlığının (Zeyd) karısıyla (Zeyneb) evlenmesi meselesi, bizim için ne anlam ifade ediyor? Bu ayetlerin taşıdığı evrensel mesaj nedir?
Bir kişiye "evladım" demekle onun DNA'sı değişmeyeceğine göre; makul olan, bilimsel olan, bu türlü evliliklerin yapılabilmesidir!
33/37: "Hani bir zamanlar Allah'ın nimet verdiği ve senin de nimet verdiğin kimseye diyordun: 'Eşini yanında tut ve Allah'tan kork!' Allah'ın açığa çıkaracağı şeyi kendinde saklıyordun. Allah korkmana daha layık olduğu halde insanlardan korkuyordun! Zeyd, ondan ilgisini kesince, evlatlıklarının -onlardan (eşlerinden) ilgisini kestiği zaman- evlenme konusunda mü'minler üzerine bir darlık olmaması için onu seninle evlendirdik ve Allah'ın emri yapılmış oldu."
Bu ayeti eleştiri konusu yapanlar, genellikle meseleyi "ilk görüşte aşk" masalına çevirip, ayeti o şekilde yorumlamaya çalışıyorlar! Oysa tarihi bilgilere göre, Zeyneb, peygamberimizin halasının kızıydı (yani peygamberimizin öteden beri bildiği, tanıdığı birisiydi) ve onun Zeyd ile evlenmesini bizzat peygamberimizin teşvik ettiği rivayet edilir. Peygamberimiz, Zeyd ile Zeyneb'in araları bozulup da birbirlerinden ayrılmak istediklerinde, yukarıdaki ayette de görüldüğü gibi, "Eşini terk etme, Allah'tan kork!" diyerek boşanmaya mani olmaya çalışmıştır. Tarım toplumlarında tarih boyunca hayat neredeyse hiçkimse için boşanmış veya eşini kaybetmiş dul bir kadın için olduğundan daha zor değildi. Ayetin metninden, peygamberimizin, eşinden ayrılan ve muhtemelen kalbi kırık bir şekilde zor durumda kalan bu hanımı nikahlamak istediği; ancak o dönemdeki geleneğe göre bunun hoş karşılanmamasından ötürü bir süre bocaladığı anlaşılmaktadır. "Allah korkmana daha layık olduğu halde insanlardan korkuyordun!" cümlesi, ilk bakışta bir iki kişiyi ilgilendiriyormuş gibi görünen olaydan çıkarılacak evrensel mesajdır! İnsan, içinde yaşadığı toplumun geleneklerine göre değil; akla ve hakikate göre hareket etmelidir:
"Onlara Allah'ın indirdiği şeye tabi olun denildiği zaman, 'Hayır, biz atalarımızı üzerinde bulduğumuz şeye uyarız!' derler. Ataları bir şeye akletmeyip doğruya ulaşamamış olsalar da mı?" (2/170)
Sonunda peygamberimiz, doğru olanı geleneğe tercih etmiştir. "Onu seninle evlendirdik." demek, yukarıdaki ayetle veya herhangi bir Kuran dışı vahiyle bir talimatın verildiğini göstermez. Bu Kuran'daki genel üsluptur. Allah fizik kanunları çerçevesinde gerçekleşen doğa olaylarını da kendisine atfetmiştir. Dolayısıyla, yukarıdaki ayette anlatılan olayı; Allah'ın direkt talimatıyla gerçekleşmiş bir hadise olarak değil; peygamberin belli bir süre bocaladıktan sonra yaptığı bir evliliği, Allah'ın bazı evrensel mesajlar vermek için konu edinmesi olarak görmemiz gerekir. Bizler de, peygamberimiz gibi (dini yasakları çiğnemediğimiz ve hayırlı olacağına inandığımız sürece) toplumsal baskıdan korkmaksızın adım atabilmeliyiz! Çünkü önemli olan gelenek ve örf değil; hakikatin ne olduğudur!


33(Ahzab)/50-52. ayetlerde bahsedilen nedir?
Ahzab/28-29: Ey peygamber! Eşlerine de ki: "Eğer dünya hayatını ve onun süsünü istiyorsanız, o zaman gelin size ayrılık nafakasını vereyim ve sizi güzelce bırakayım. Eğer Allah’ı, elçisini ve ahiret yurdunu istiyorsanız, Allah sizden iyi davranışlarda bulunanlara büyük bir mükafat hazırlamıştır."

Ahzab/50: Ey peygamber! Şüphesiz biz sana şu eşlerini helal kıldık: (a) mehirlerini vermiş olduğun (b) Allah'ın senin üzerine çevirdiklerinden yemininin sahip olduğu. Ve (1) amcanın, halalarının, dayının ve teyzelerinin (akrabalarının) kızları ki onlar seninle birlikte hicret ettiler ve (2) kendini peygambere bahşetmişse ve peygamber de onu nikahlamayı dilemişse inanan bir kadını... Mü'minlere değil, sana mahsus olarak (helal kıldık) ki biz onların eşleri ve yeminlerinin sahip oldukları hakkında onlara neyi farz kıldığımızı bilmekteyiz. (Bu istisna) sana bir zorluk olmaması içindir! Allah mağfiretli ve merhametlidir!

Ahzab/51: Onlardan dileyeni/dilediğini bırakırsın ve dileyeni/dilediğini yanına alırsın. Azlettiklerinden/uzaklaştırdıklarından/uzaklaştıklarından bazısını talep etmende senin üzerine bir günah yoktur! Böyle yapman, onların gözlerinin aydın olması, hüzünlenmemeleri ve hepsinin verdiklerine razı olmaları açısından uygun olandır. Allah, kalplerinizdekileri bilir. Allah bilen, yumuşak huylu olandır!

Ahzab/52: Artık bundan sonra, yemininin sahip oldukları hariç güzellikleri hoşuna gitse dahi, (başka) kadınlar sana helal olmaz ve onları/eşlerini birtakım (başka) eşlerle değiştirmen de helal olmaz! Allah her şeyin üzerinde gözetleyicidir!

Peygamberimiz, kurduğu devletin artan gelirlerine rağmen mütevazı bir hayat yaşamaya çalışırken; hanımları ondan daha konforlu bir hayat istiyorlardı. Allah, Ahzab suresinin 28-29. ayetlerinde, elçisinden, "dünya hayatının süsüne tamah eden eşlerinden ayrılacağına ve buna karşılık imanlı ve ahlaklı eşlerini yanında tutacağına" dair, eşlerine bir ültimatom vermesini istiyor. Böylece eşlerinden uzaklaşan (onları azleden) peygamber, "dünya hayatını ve onun süsünü isteyenler"i tamamen bırakacak ve "Allah’ı, elçisini ve ahiret yurdunu istiyenler"i tekrar talep ederek onları yanına alacaktı! İşte Ahzab suresinin 51. ayetinde bahsedilen şey budur! Ahzab suresinin 52. ayetinde ise, ahireti dünyaya tercih eden, imanlı, ahlaklı kadının; dış görünüş olarak güzel olan kadından daha üstün olduğuna ilişkin evrensel bir mesaj vardır! Çünkü, "güzel ahlak" ve "dış güzellik" terazinin iki kefesine konmuş ve peygamberin bunlardan ilkini tercih etmesi gerektiği açıklanmıştır! Zaten Ahzab suresindeki bu vb. ayetler, peygamberin aile hayatını konu edinerek, bütün insanlığa evrensel mesajlar verme gayesiyle indirilmiştir!

Ahzab suresinin 50. ayetinin başında, peygamberin eşleri 2 sınıfa ayrılmaktadır: mehir verilenler ve mehir verilmeksizin (mehrin fidyeye sayıldığı bir anlaşma/yemin yapılmak suretiyle) evlenilenler. Ardından bu 2 grubun kapsamının dışına çıkmayan, 2 alt gruptan daha özellikle bahsedilmiştir. Arapçada bir gruba dahil olan, ancak özellikle vurgulanmak istenen alt grup "ve" bağlacıyla ayrılarak ayrıca zikredilir. Mesela, Rahman suresinin 68. ayetinde "İkisinde de meyve ve hurma ve nar var!" ifadesinde, hurma ve nar da birer meyve olmasına rağmen, meyve kelimesinden sonra "ve" bağlacı ile ayrılarak özellikle zikredilmişlerdir. Benzer şekilde, Ahzab suresinin 72. ayetinde, "Biz emaneti göklere, yere ve dağlara arz ettik!" denilirken, yeryüzünün bir parçası olduğu halde dağlardan ayrıca bahsedilmiştir. İşte Ahzab suresinin 50. ayetinde de, peygamberle birlikte hicret eden akraba kızlarından ve peygamberle evlenmek için teklifte bulunan kadın(lar)dan da bu şekilde ayrıca bahsedilerek, bu iki alt gruba özellikle dikkat çekilmektedir. Peki neden? Hatırlayacak olursak, Ahzab suresinin 28-29. ayetlerinde, Allah, elçisine "dünya hayatını ve onun süsünü isteyen" eşlerini bırakmasını ve "Allah’ı, elçisini ve ahiret yurdunu isteyen" eşlerini yanında tutmasını söylemişti. Dünya hayatının süsünü isteyen kadın, bütün evini-yurdunu geride bırakarak peygamberle birlikte hicret eder mi veya Allah'ın elçisini istemeyen kadın, gelip nefsini peygambere bahşederek onunla evlenmek ister mi? İşte burada peygambere boşanmayı düşündüğü hanımları hakkında bir hatırlatma yapılıyor (ki bu, eşinden ayrılmayı düşünen bütün erkekler için de geçerlidir): O hanımlar ki, yaşadıkları evlerini onun için terk etmişler ve başkalarıyla değil onunla evlenmeyi tercih etmişlerdi.

Daha geniş bir açıklama için bakınız; Ahzab 50-52. ayetlerinin Türkçe çevirisi ve diğer Kuran ayetleri ile bağlantısı hakkında hazırlanmış olan video


33(Ahzab)/59. ayete göre bir kadının evinden dışarı çıkarken tanınmaması için çarşaf giymesi mi gerekir?
Ahzab/59: "Ey peygamber! Eşlerine, kızlarına ve mü'minlerin kadınlarına; dış örtülerini üzerlerine örtmelerini söyle! İşte böyle yapmaları tanınmaları ve sıkıntı görmemeleri açısından uygundur. Allah daima çok mağfiretli ve çok merhametlidir."

Bu ayette kadının çevredekiler tarafından "iffetli" olarak tanınması ve böylece taciz edilme ihtimalinin azalması için, bir "dış örtü (cilbâb)" örtünmesi emrediliyor.

Yaranın üstünü kapatan kabuğa Arapçada "culbe" denir. Cilbâb da (aynı kökten gelir), ev kıyafetlerinin üzerine atılan dış örtüsüdür; başı, omuzları ve göğsü kapatan geniş, uzun bir atkıdır (şal gibi bir şeydir) (Müfredat).


39(Zümer)/53. ayette, Allah Muhammed peygamberden insanlara "Ey kullarım!" diye seslenmesini mi istiyor?
Fussilet suresinin 12. ayetinde, "Yakın göğü kandillerle süsledik; bu, alim ve aziz olanın takdiridir!" denilmiştir. Burada Allah kendisinden başlangıçta 1. şahıs olarak söz ederken, aniden hitabın yönü değişmekte ve Allah'tan (adeta başka birinin diliyle) 3. şahıs olarak bahsedilmektedir. Arap belagat ilminde buna "iltifat sanatı" denir!

Zümer suresinin 53. ayetindeki, "Ey kullarım! Allah'ın rahmetinden ümidinizi kesmeyin!" ifadesinde de bu söz sanatı vardır! Burada da, 1. şahıstan 3. şahsa geçiş yapılmıştır.

Ayetin başındaki "kul" fiili, "şu sözümü ilet" manasındadır. Nitekim Bakara suresinin 97. ayetinde de, benzer şekilde, "De ki: Kim Cibril'e düşmansa, onu (Kuran'ı) senin kalbine o indirdi!" ifadesi geçmektedir. Burada da "kul" emrinden sonra, "benim kalbime" değil "senin kalbine" denmiştir. Bu üslup, Arapçaya yakın dillerde de vardır: (Eski Ahit, Levililer, 22/1-2) "Rab Musa'ya şöyle dedi: Harun'a ve oğullarına de ki: İsrail halkının bana sunduğu kutsal sunulardan uzak dursunlar. Kutsal adıma leke sürmesinler. Rab benim."


54(Kamer)/1. ayette, peygamberin bir mucize olarak Ay'ı yarmasından mı (şakk-ı kamer) bahsediliyor?
"Saat yaklaştı ve ay yarıldı! Bir ayet/mucize görseler yüz çevirirler ve şöyle derler: "Devam eden bir sihirdir!"" (Kamer/1-2) Arapçada "ay yarıldı", "iş açığa çıktı (vedaha'l-emru)" anlamında bir deyimdir (Rağıb el- İsfahani, Müfredat). "Bir ayet/mucize görseler yüz çevirirler ve şöyle derler: "Devam eden bir sihirdir!"" ifadesinde ise, geniş zaman fiiller kullanılarak inkarcıların genel tavrı ifade ediliyor; Mekkeli müşriklere bir mucize "gösterildiği" açıkça söylenmiyor! Kuran'a göre, Muhammed peygamberin insanlara getirdiği tek mucize, Kuran'dır: "Ona Rabbinden ayetler/mucizeler indirilmeli değil miydi, dediler. Bizim sana, onlara okunan Kitab'ı indirmiş olmamız yeterli olmadı mı?" (29/50-51) Bu vb. ayetler, peygamberimize Kuran dışında herhangi bir "mucize" verilmediğini açıkça göstermektedir.

63(Munafikun)/4. ayette, "Alah onların canını alsın!" ifadesi, ne manaya geliyor?
Arapçada mazi (geçmiş zaman) fiiller, bazen burada olduğu gibi dua/beddua bildirebilir. "Kâtele-humu'l-lah" ifadesindeki kâtele fiili "savaştı, mücadele etti" anlamına gelir ve mufâ'ale kalıbındadır. Bu kalıptaki fiiller, genellikle iki kişi arasında "işteşlik" bildirir. Yani, bu ifadede "Allah kendisine karşı mücadeleye girişenlere aynen karşılığını versin!" anlamı vardır. Peki bu kişiler niçin böylesi bir bedduaya muhatap olmuşlardır? Bu kişiler, inançları konusunda yalan söyleyerek insanları aldatan, düşmanlık gösteren, peygamberin kendileri hakkında affedilmeleri için dua etmesi karşısında büyüklük taslayan, Müslümanları aşağı gören ve Müslümanlara yardım edilmemesi için çabalayan insanlardır.

65(Talak)/4. ayete göre, henüz adet görmeyen küçük yaştaki kızlarla evlenilebileceği sonucuna ulaşılabilir mi?
Arapçada "lem" ve "lemmâ" edatları, farklı amaçlar için kullanılır. Lem edatı, önüne geldiği fiilin geçmişte hiç gerçekleşmediğini bildirir. Örneğin, İhlas suresinde Allah için kullanılan "lem yelid" ifadesi, "(o) hiç doğurmadı" anlamına gelir. Lemmâ edatı ise, genellikle bozulabilir olumsuzluklarda kullanılır; bu yüzden Türkçeye "henüz ...medi." şeklinde çevrilir. Örneğin, Hucurat suresinin 14. ayetinde geçen "lem yedhul" ifadesi "(iman) henüz (kalplerinize) girmedi" anlamına gelir. Talak suresinin 4. ayetinde, lemmâ edatı değil, lem edatı kullanılmıştır. Bu nedenle ayetteki "lem yehıdne" ifadesini "henüz adet görmemiş" şeklinde değil; "hiç adet görmemiş" şeklinde çevirmek daha uygun olur.

Burada bahsedilen, toplumda yaygın olarak görülen ve halk arasında "doğuştan menopoz" olarak bilinen (tıpta "primer amenore" olarak adlandırılır) durumdur. Primer amenorede, hasta, hormonal veya yapısal birtakım problemler nedeniyle, 15 yaşını geçmiş olmasına rağmen hiç adet görmemiştir.

Kuran'a göre (Nisa/6), nikah çağı, reşit olma çağıdır! Zaten Kuran'da evlenme ile ilgili ayetlerin bütünü incelendiğinde, evlenen kadının, parayı yönetebilen (4/4) ve kocasını boşayabilen (4/128-130) aklı başında bir yetişkin olduğu net olarak görülebilir.


Kalplerin mühürlenmesi ne anlama geliyor? Allah'ın kalbini mühürlediği kişi, niçin yaptıklarından dolayı sorumlu tutuluyor?
Allah, hiçkimseyi gücünün yetmeyeceği bir şeyden dolayı sorumlu tutmayacağını ifade etmiştir (2/286). “Misaklarını bozmaları, Allah’ın ayetlerini inkar etmeleri, haksızca nebileri öldürmeleri, kalplerimiz kılıflıdır sözleri nedeniyle… Bilakis, Allah onun üzerine küfürleri sebebiyle tabetmiştir! Artık çok azı hariç iman etmeyecekler!” (Nisa/155) ayeti mührün inkarın sebebi değil neticesi olduğunu göstermektedir. Benzer şekilde, Casiye suresinin 23. ayetinde de, Allah’ın, nefsi arzularını kendisine ilah edinen kimseyi “bir ilme” dayanarak saptırdığı ve bu şekilde kalbini ve işitmesini mühürlediği ve görmesi üzerinde bir perde kıldığı ifade edilmektedir (ayrıca bakınız; 2/88, 5/13, 9/127, 10/74, 16/106-108, 40/35 ve 83/14).

Tevrat ve İncil'in değiştirildiği, hangi ayette yazıyor?
Kuran'ı, Eski ve Yeni Ahit'i karşılaştırmalı olarak okuyan herkes, Kuran'ın Eski ve Yeni Ahit'teki (bize göre) hataları (yani tahrif edilmiş kısımları) tashih ettiğini görebilir. Bir iki örnek vermek gerekirse:

Eski Ahit'e göre, Musa kavminden ayrıldığında buzağı heykelini yapan kişi Harun'dur (Eski Ahit, Mısırdan Çıkış (Exodus), 32/1-4). Kuran'da ise, buzağı heykelini yapanın Harun olmadığı (Samiri adında başka bir kişi olduğu) ifade edilir (20/85-97).

Yeni Ahit'e göre, İsa çarmıha gerilerek öldürülmüştür (Yeni Ahit, Luka (Luke), 23/39-46). Oysa Kuran, çarmıha gerilenin İsa olmadığı haber verir (4/157).


Müslüman olmayan herkes cehenneme mi gidecek?
Kimin cennete girmeye, kimin cehenneme girmeye layık olduğunun takdiri bize değil, Allah'a aittir! Bütün gayrimüslimlerin -istisnasız olarak- cehenneme gidecekleri zannı, Müslümanların "kuruntu"sudur (4/123). Allah, hakkıyla uyarılmamış kişileri cezalandırmayacağını (17/15) ve herkesi gücü ölçüsünde sorumlu tutacağını (2/286) bildirmiştir. Böylece Allah kimin cehennemi hak ettiğini belirleyecektir (19/70). Bize düşen şey; O'na inanıp güzel işler yapmaya çalışmak ve etrafımızdakileri de doğru olana davet etmektir. Kuran'a göre, Allah İsa peygambere kendisini ilah edinen insanların durumunu sorduğunda; İsa peygamber, "Hepsinin canı cehenneme!" demeyecek, bunun yerine "Eğer onlara azap edersen, şüphesiz ki onlar senin kulların ve eğer onlara mağfiret edersen, şüphesiz ki sen çok yücesin, hikmet sahibisin." (5/118) diyecektir! Burada, elbette İsa peygamberin sözünün "dinen bağlayıcı" olduğunu iddia edemeyiz; ama Allah'ın onun bu sözünü bizlere bildirmesinde mutalaka bir "gaye" olduğunu söyleyebiliriz!

Kuran'da bahsedilen kölelik ve cariyelik uygulaması nedir?
Suçsuz yere hür bir insanın yakalanıp köle haline getirilmesi ve satılması şeklindeki malum kölelik uygulaması, Kuran'ın en temel öğretilerine aykırıdır; ortada geçerli bir sebep yokken, hiç kimsenin hürriyeti kısıtlanamaz. Kuran'a göre, bir insan ancak yaptığının misliyle cezalandırılabilir! Dolayısıyla İslam'da suçsuzken bir insanın yok yere zarara uğratılması diye bir şey kesinlikle olamaz.

Kuran'a göre savaş halinde, ele geçirilen esirler için iki yol gösterilmiştir: (a) karşılıksız ya da (b) fidye karşılığı serbest bırakma (47/4). Bir savaş esiri fidyesini ödediği takdirde serbest bırakılır. Fidyesini ödeyemediği takdirde ise esir/köle/cariye statüsüne sokulabilir. İşte bu durumla ilgili olarak, 1) Müslümanların, hayır için, kölelerin fidyelerini ödeyerek onların serbest kalmalarını sağlamaları teşvik edilmiştir (90/10-17) ve bazı durumlarda kefaret seçeneği olarak sunulmuştur (4/92, 5/89, 58/3-4). 2) Savaş esiri, fidyesini ödeyebilmek maksadıyla bir çeşit sözleşme- kölelik/hizmet anlaşması (mukatebe)- yapabilir (24/33). 3) Kuran'a göre savaş esirleri/cariyeler ile nikah kıyılmak suretiyle evlenilebilir. Böylece bir cariye, evlendiğinde alması gereken mehri ödemesi gereken fidyeye denk sayarak veya aldığı mehrin bir kısmını fidye olarak ödeyerek serbest kalabilir (4/24-25). Kuran'da konu edilen köleliği/cariyeliği bu kapsamda değerlendirmek gerekir.


İslam'a göre devlet yönetimi nasıl olmalıdır?
Kuran, bir devlet başkanının nasıl seçilmesi gerektiğine değil, o devleti nasıl yönetmesi gerektiğine ilişkin çeşitli hükümler içerir.

Allah'ın, resulünden istediği, yönettiği insanlara yumuşak davranması ve bir iş yaparken bunu danışarak yapmasıdır (3/159).

Kuran'a göre, bir güzel söz ve bir mağfiret, peşinden incitme gelen bir maddi faydadan daha hayırlıdır (2/263). Demek ki Kuran'a göre, yöneticilerin halka karşı kullandıkları "dil/üslup", onların övünerek anlattıkları icraatlerinden daha önemlidir.

Herkes gibi yöneticiler de adaletli olmalı; bir kesime karşı duydukları öfkenin onları adaletsizliğe sürüklemesine izin vermemelidirler (5/8).

Ayrıca kendi yakınları aleyhine de olsa, adaleti daima ayakta tutmaları ve bu noktada kimsenin zenginliğine fakirliğine bakmadan hareket etmeleri gerekir (4/135).


Rekat sayıları Kuran'da belirlenmiş midir?
Nisa suresinin 102. ayetinde 2 rekatlık bir namazdan söz edilmektedir. Namaz, bütün dinlerde bir şekilde var olan bir ibadettir. Tarihi kaynaklara göre, günün belli vakitlerinde dua etme, Arabistan'da İslamiyetten önce de uygulanıyordu; ancak içinde birtakım şirk unsurları vardı. Kuran, ilk inen ayetlerden itibaren, namazlardaki rekat sayılarına vb. müdahale etmeyerek, namaz ibadetine bulaşmış şirki hedef almış ve yapılan ibadetlerin tevhid inancına uygun olmasını istemiştir. Namaz bilinen bir ibadet olduğundan dolayı, Kuran'da onun nasıl kılınacağına ilişkin ayrıntılı açıklamalar yapılmamıştır.

Tarihi veriler bize, Mekke döneminde bütün namazların 2'şer rekat halinde kılındığını göstermektedir. Eugen Mittwoch'a göre, başlangıçta namazların 2'şer rekat kılınmasında Yahudilerin kıldıkları namazın etkisi olmuş olabilir.

Medine döneminde ise akşam namazına 1, öğle, ikindi ve yatsı namazlarına da 2'şer rekat ilave edilmiştir. Bu ilaveler yapılırken, namaz kılınabilecek vakitlerin uzunluğu belirleyici olmuş olabilir! Yani sabahın kılınabileceği vaktin kısalığı nedeniyle, onun ilavesiz devam ettirildiği; ancak diğer namazlara, namaz kılınabilecek vaktin uzunluğuna göre 1 veya 2 rekat ilave yapıldığı anlaşılmaktadır.

Oldukça dikkat çekici olan şudur: Günümüzde de öğle, ikindi, akşam ve yatsının ilave rekatları, daha farklı şekilde (kısa olarak) kılınmaktadır ve bu namazlar cemaatle kılındığında, ilave rekatlarda sesli bir okuma söz konusu olmamaktadır. Ayrıca öğle namazının yerini alan Cuma namazı 4 değil, 2 rekat olarak kılınmaktadır. Yine vaktin kısıtlı olduğu durumlarda, 4 rekat olarak kılınan namazlardaki ilave rekatlar terk edilmekte ve bunlar 2 rekat olarak kılınabilmektedir.

Bütün bu bilgilere dayanarak, Kuran'a göre farz olan rekat sayısının 2 olduğu söylenebilir.


Kerahet vakti nedir? Bu saatlerde niçin ibadet edilmiyor?
"Söylemekte oldukları şeylere sabret ve Rabbini güneşin doğuşundan önce ve batışından önce hamd ile tesbih et!" (50/39) Bu ayette, güneşin doğuşu ve batışı sırasında değil; bunlardan daha önce ibadet edilmesi özellikle isteniyor. Güneş'e tapan putperestler (Mecusiler değil!), güneşin doğuşu, tam zirveye ulaşması ve batışı sırasında ona taparlardı (bakınız; Selene Silverwind, The Everything Paganism Book: Discover the Rituals, Traditions, and Festivals of This Ancient Religion; Greeting the Sun). Allah ise, "Güneş'e ve Ay'a secde etmeyin; onları yaratan Allah'a secde edin!" (41/37) buyurmaktadır. İlk Müslümanlar, Kuran ayetlerinin de etkisiyle, bu vakitlerde ibadet edilmesini "çirkin" karşılamış olabilirler.

Kuran'da gusül abdestinin nasıl alınacağı anlatılmıyor mu?
Allah sadece bir yerin yıkanmasını isteseydi, bunu namaz abdesti ayetinde olduğu gibi, vücut bölgelerini ve yıkanacak yerlerin sınırlarını tek tek sayarak açıklardı (Maide/6). Dolayısıyla, burada böyle bir şey söz konusu olmadığına göre, istenen şeyin banyo yapılması ve vücudun genelinin yıkanıp-temizlenmesi olduğunu anlayabiliriz.

46(Ahkaf)/15. ayete göre, 40 yaşından önce ölen insanların hepsi sorgusuz sualsiz cennete mi gidecek?
Bu ayete dayanarak 40 yaşından önce yaptıklarımızdan dolayı hiçbir şekilde sorumlu tutulmayacağımızı öne sürmemiz, oldukça abartılı ve (Kuran ile temellendirilemeyecek) hatalı bir yorum olmakla birlikte; Allah'ın 40 yaşını göremeden ölmüş biri ile "Düşünüp öğüt alacak kimsenin içinde düşünüp öğüt alacağı" kadar bir ömür sürmüş (35/37) birini aynı kefeye koymayacağını söyleyebiliriz.

Resim yapmak caiz mi?
Allah'ın haram olduğunu açıkladığı veya bilimsel olarak insana zarar verdiği kesin olarak anlaşılmış kötü şeylerden kaçınmak gerekir. Resim yapmak, niçin haram olsun? Allah böyle bir şeyi Kuran'da yasaklamış mıdır veya bilimsel olarak resim yapmanın zararları mı tespit edildi? Eğer bir insan bir resim veya heykel yapıp; sonra da ona yönelip, ondan medet umuyorsa, bu şirktir ve elbette günahtır.

"Onun için (Süleyman peygamber için), "temasil"den dilediği şeyleri yaparlardı..." (Sebe/13) Temâsîl, timsâl kelimesinin çoğuludur. Arapçada bu kelime, "ayakta dikilip durmak" veya "bir şeyi bir şeye benzetmek" anlamındaki "mesele" fiilinden türemiştir ve "bir örnekten (misal) yola çıkılarak şekil verilen şeyler (heykel, büst, (elbise vb. şeyler üzerindeki) resim...)" için kullanılır. Bu ayetten ve bağlamındaki diğer ifadelerden, resim ve heykelin haram olmadığı anlaşılmaktadır.


Porno filmler seyretmek günah mı?
"İnanan erkeklere ve inanan kadınlara söyle; bakışlarını kıssınlar!.." (Nur/30-31) Bu ayetlerin devamında, edep yerlerinden (ferc), zînetten, göğüs açıklığından (ceyb), örtünmekten vb. konulardan bahsedilmesi nedeniyle, buradaki kısılması gereken "bakış"ın cinsellikle alakalı olduğu anlaşılmaktadır. Bu nedenle, Kuran'a göre, porno filmler seyretmenin günah olduğunu söyleyebiliriz.

Makyaj yapmak, vücuttaki kılları aldırmak günah mı?
İnsanın temiz ve bakımlı olması, güzel elbiseler giymesi, görünüşüne dikkat etmesi Kuran'ın tavsiye ettiği şeylerdir. Bir ayette, "Allah'ın kulları için çıkardığı süsü kim haram kıldı?" (7/32) denilmektedir. Yanlış olan şey, evli bir kadının veya erkeğin başkalarının dikkatini çekmek maksadıyla abartılı bir şekilde giyinip (daha doğrusu açılıp) süslenmesi veya makyaj harcamalarının israf boyutuna ulaşmasıdır.

Vücudumuzdaki bütün kılların bir görevi vardır ve bir insanın, ortada geçerli sayılabilecek bir sebep yokken, vücudunun yaratılışına müdahale etmesi doğru değildir. Saçlarımız başımızı güneş ışınlarından ve soğuktan korur. Kaşlarımız, alnımızdan akan terin göze inmesini engeller. Kirpiklerimiz, göze yaklaşan bir nesneyi önceden hissederek gözün kapanmasını sağlayan refleks yolun başlangıcında yer alır. Kulağımızdaki ve burnumuzdaki kıllar, tozları tutar. Vücudumuzu saran (ister ince olsun ister kalın olsun) bütün tüylerin dip kısımlarında zengin bir sinir ağı vardır ve böylece bu tüyler bir dokunma reseptörü gibi çalışarak hava sallantısı da dahil olmak üzere, deriye temas eden veya deri üzerinde hareket eden her şeyi saptayabilir. Sakal ve bıyık kılları, olgun erkek bireyleri kadınlardan ayırt eden özelliklerin başında gelir. Koltuk altı ve kasık kılları ise, ergenliğin belirgin işaretleri olarak cinsel kimliğin kazanılmasına katkıda bulunur ve ayrıca bu bölgedeki cildin sürtünerek aşınmaması için bir yastık görevi görür. Dolayısıyla bu kıllara eğer müdahale edilecekse, bunun geçerli sebepleri olması gerekir. Mesela kaş, normal görünümünden abartılı şekilde daha kalınsa veya ortada birleşiyorsa ve bu durum kişiyi çirkin gösteriyorsa; ortası alınıp inceltilebilir. Kadınların bıyık ve sakal bölgelerindeki belirginleşmiş kıllar da bu sebeple alınabilir. Bu durum, kadını "çirkin" gösteren ve eşinin kendisinden soğumasına yol açan vücut kılları için de geçerlidir... Koltuk altı ve kasık kılları, eğer sıcak çevre şartları ve yıkanma imkanının kısıtlı olması vb. sebeplerle kötü kokuların kaynağı olmaya başlamış ise kesilebilir. En doğrusunu Allah bilir!


Kadınların pantolon giymesi, erkeklere benzediklerinden dolayı, haram mıdır?
Birileri, "Pantolon erkek kıyafetidir ve kadınların erkeklere benzemesi haramdır; dolayısıyla, kadınların pantolon giymesi caiz değildir!" diyorlar. Bu "yorum" mevcut tarihi bilgilerle açıkça çelişmektedir. Hem hadis kaynaklarından hem de batılı kaynaklardan şunu anlıyoruz ki; peygamberimiz döneminde Arap erkekleri kamis (gömlek) ve izar (etek) giyiyorlardı. Pantolon diyebileceğimiz sirval (şalvar) ise İran'dan Arabistan'a geçmiş olup, Arap kadınları tarafından da giyilirdi.

Kredi kartı kullanmak günah mı?
Kuran'da yasaklanan şey "faiz"dir. Dolayısıyla, faize girmedikçe kredi kartıyla alışveriş yapılmasında bir sakınca olmaz. Bu da borcun zamanında ödenmesiyle mümkün...

Ekspertiz ücreti almak doğru olur mu?
Ücret karşılığında, bir gayrimenkule değer biçmek, haram değildir! Uzman, gayrimenkule fiyat biçtikten sonra, banka krediyi verebilir veya vermeyebilir; alıcı da krediyi kullanabilir veya kullanmayabilir. Yani "faizli borç" işlemi, uzmanın yaptığı işin neticesinde değil; ancak banka ve müşterisinin aralarında anlaşması durumunda gerçekleşmiş olur. Bu nedenle, yapılan değer biçme işinin haram olmadığı söylenebilir. En doğrusunu Allah bilir.

Oy kullanan kişi müşrik mi olur?
Oy vermek, insanın kimler tarafından idare edileceğine dair bir tercihte bulunmasıdır. Habeşistan'a hicret eden Müslümanlar, Mekke müşriklerinin idaresi yerine Habeş kralının idaresini tercih etmişlerdir. Habeşistan kralı, o dönemde İslami kuralları benimsemiş bir hükümdar değildi; ancak Mekkeli müşriklere göre tercihe şayandı. Dolayısıyla, hangi idarenin altında yaşamak istediğine dair tercihte bulunarak ehvenişerri seçen (oy kullanan) bir kimseyi de bu kapsamda değerlendirebiliriz.

Bir erkeğin bir kadınla tokalaşması veya aynı ortamda baş başa kalması caiz mi?
İsra suresinin 32. ayetinde Allah, "Lâ tekrebû'z-zinâ!" yani "Zinaya yaklaşmayın!" demiştir. "Zina yapmayın!" denmeyip de "Zinaya yaklaşmayın!" denilmiş olması dikkat çekicidir! Bu ayete göre, kişi, kendisini zinadan koruyacak tedbirleri almalıdır. Dolayısıyla, soruda bahsedilen fiillerin eğer kişiyi zinaya yaklaştırmıyorsa caiz; yaklaştırıyorsa günah olduğunu söyleyebiliriz. Bu noktada herkesin kendi nefis muhasebesini yapması gerekir.

Kadınlar erkeklere evlenme teklif edebilir mi veya onları boşayabilir mi?
Evet. Evlilik bir sözleşmedir (4/21, 4/33) ve cinsel birlikteliğe dini bir meşruiyet sağlar. Sözleşme teklifi her iki taraftan da gelebilir; sözleşmeler her iki tarafın da rızasıyla gerçekleşir ve tarafların herhangi birinin talebiyle feshedilebilir!

Bakara/230. ayette geçen, "hattâ tenkihe zevcân" ifadesi, "(kadın) bir kocayı nikahlayıncaya kadar..." anlamına gelir. Burada "nikah kıymak" fiili, müennes (dişil) formda (kadın için) kullanılmıştır.

Evlilikte, sözleşmenin feshi başlıca 2 sebepten ötürü gündeme gelebilir (teklif edilebilir): Aldatma/hayasızlık veya geçimsizlik.

Eğer koca geçimsizlik sebebiyle boşanma talebinde bulunmuşsa; evlilik öncesi kadına verdiği mehri geri alamaz (4/19-21) ve onu boşanma gerçekleşinceye kadar oturduğu evden çıkaramaz (65/1). Ancak bir "aldatma" iddiası var ise, o takdirde mehrin iadesi ve evden çıkarma söz konusu olabilir ki buna karar verecek olan da koca değil mahkeme vb. kurumlardır! Burada sadece kocanın beyanı esas alınamaz; zira Kuran'a göre kadının aleyhine (o kendisine yapılan suçlamayı kabul etmedikçe), yalnızca kocasının beyanı esas alınarak bir hüküm tesis edilmesi söz konusu değildir (24/6-9).

Kadın da, kocasının kendisini aldattığına inanarak boşanma talebinde bulunabilir ve bu şekilde kocasından ayrılabilir (4/130). Ancak, eğer kadın kocasının geçimsizliği sebebiyle ayrılmak istiyorsa, o takdirde, evlilik öncesi aldığı mehre mukabil "fidye" vermesi gerekir (2/229). İslam tarihinde, hanımının Sabit bin Kays'tan boşanması, buna örnek olarak verilir.


Bir kadın, kocasının cinsel ilişki talebini reddetme hakkına sahip midir? İslamiyette evlilik içi tecavüz meşru mudur?
Evlilik, eşler arası cinsel ilişkiyi dinen meşru hale getiren bir akittir/sözleşmedir (4/33). Sözleşmenin tarafları (eşler), bu sözleşme ile birbirlerinden cinsel manada istifade edebileceklerini ve evliliğin getirdiği birtakım sosyal, ekonomik ve hukuki gereklilikleri yerine getireceklerini beyan etmiş olurlar. Ortada geçerli bir sebep yokken, herhangi bir tarafın, eşinin cinsel ilişki taleplerini sürekli olarak reddetmesi, sözleşmenin ihlali anlamına gelir ve makul bir boşanma gerekçesidir. Zorla cinsel ilişkiye girmek ise (evlilik içi tecavüz); Allah'ın belirlediği "ya evliliğin güzellikle sürdürülmesi veya boşanmanın güzelce gerçekleşmesi” (4/19, 65/2) prensibine aykırıdır!

Kuran'a göre, tecavüzcünün cezası nedir?
Kuran'da, "Eğer karşılık verecekseniz misliyle karşılık verin!" (16/126) denilmektedir ve kısas esastır. Ancak burada suçluyu misliyle cezalandırmak mümkün gözükmüyor. Kendisine cinsel saldırıda bulunduğunu iddia ederek Yusuf peygamberi suçlayan kadının kocasına söylediği şu söz, Kuran'da -hakkında herhangi bir açıklama (teyit veya ret) yapılmaksızın- yer almıştır: "Ailene kötülük etmek isteyen kimsenin cezası hapse atılmaktan veya acı verici bir azaptan başka nedir ki?" (12/25) (Yusuf peygamber, bu suçlamanın ardından zindana atılmıştır ve kendisi de bu "karşılık/ceza" hakkında herhangi bir yorumda bulunmamıştır). Buradan hareketle, tecavüzcüye hapis cezası verilmesinin ve/veya caydırıcı ve toplum vicdanını rahatlatıcı şekilde "bedensel ceza" uygulanmasının uygun olacağı sonucuna varılabilir.

Bir kadının erkeği tahrik edici şekilde giyinip-davranması, tacizi/tecavüzü meşru hale getirir mi?
Kuran'a göre, bir erkeğin "açık giyinmiş" bir hanım gördüğünde yapması gereken şey bakışını kısmasıdır (Nur/30)! Yusuf peygamberin kıssasında olduğu gibi, kadına taciz/tecavüz veya zina hiçbir koşulda, karşı taraf ne kadar tahrik etmiş olursa olsun meşru sayılamaz (12/23-25)!

Hayvan kesmeden önce besmele çekmek mutlaka gerekli midir?
"Fasıklık yapılmak suretiyle üzerine Allah'ın isminin anılmadığı şeylerden yemeyin!" (6/121) Bu ayette bahsedilen şey, müşriklerin, Allah'ın ismini değil putlarının isimlerini anarak kestikleri hayvanların etleridir. Zira aynı surenin 145. ayetinde şöyle denilmiştir: "De ki: Bana vahyedilenlerde şunlar hariç olmak üzere yemek yiyen kimseye haram kılınmış bir şey bulmuyorum: (1) leş veya (2) akıtılmış kan veya (3) domuzun eti (ki o gerçekten pis bir şeydir) veya (4) Allah'tan başkası için kesilmiş bir fısk (fasıklık yapılmak suretiyle kesilen hayvan)!" (6/145). Bu ayetler birlikte ele alındığında, haram olan şeyin besmele çekmemek değil; Allah'tan başkasının adını anarak (şirk koşarak) hayvan kesmek olduğunu söyleyebiliriz. En doğrusunu Allah bilir!

Yellenmek abdesti bozar mı?
4/43 ve 5/6. ayetlerde, Allah abdesti bozan halleri açıklarken buyuruyor ki: "Şayet sizden biri tuvaletten (ğâit) gelmişse..." Ğâta fiili (bir şeyin içine) girmek, batmak, çekilmek, dalmak vb. anlamlara gelir. Ğâit ise esasında derin, içine girilebilen "büyük çukur" demektir. Yine benzer manada "ğavt" kelimesi de kullanılır. Bir insan toplumdan uzaklaşıp, niye, hangi ihtiyacı için bir çukurun içine girer? Ya işemek için, ya dışkılamak için, ya da yellenmek için... Bazı insanlar, geğirmekle abdest bozulmuyorsa yellenmekle de bozulmamalı, diyorlar. Bazıları da, yellenmek için tuvalete gitmeye gerek yok, diyorlar. Geğirmek ile yellenmek arasında hem biyokimyasal hem de sosyolojik açıdan önemli farklılıklar vardır. Geğirmekle genellikle midedeki yutulan havayı çıkarmış oluruz. Havanın bileşimi, herkesin bildiği gibi temel olarak azot ve oksijen gazlarından oluşur. İnsan toplum içinde ağzını kapatarak geğirdiğinde, bu durum çevrede belirgin bir rahatsızlık oluşturmaz. Oysa yellenmekle kalın bağırsaklardan çıkan gaz, genellikle bakteriyel aktiviteye bağlı olarak oluşan gazlardır ve bu aktivite sonucu hidrojen sülfür (H2S) gibi sülfür içeren gazlar da açığa çıkar ki bunlar son derece kötü kokuludur ve bu nedenle yellenmek çevredeki insanları rahatsız eder. Bazı kültürlerde yellenmek gayet normal karşılanıyor, iddiası da bu gerçeği değiştirmez; zira insanların toplum içinde yellenen birine tepki göstermemeleri, onların bu kötü kokudan rahatsız olmadıkları anlamına gelmez. Kötü bir kokudan rahatsız olmak, insan fıtratının bir gereğidir ve bu da kültürden kültüre değişkenlik göstermez (Arap kültüründe yellenmenin yeri). İnsanlar yellenmenin basit bir gaz çıkışı olduğunu düşünebilirler. Oysa rüzgarlar nasıl tozu-toprağı ve hafif nesneleri beraberinde sürükleyebiliyorsa, -çoğunlukla aşikar olmasa da- yellenmek de küçük feçes partiküllerinin dışarı çıkmasına yol açar. İnsan, fıtratının bir gereği olarak, yellenme ihtiyacında çevresindeki insanların rahatsız olmaması için veya işeme ve dışkılama ihtiyacında edep yerini göstermemek için toplumdan uzaklaşarak bir köşeye çekilir. Dolayısıyla, bu 3 fiilin de abdesti bozan durumların açıklandığı ayetin kapsamına girdiğini söyleyebiliriz.

Evlenirken şahit bulundurmak gerekli midir?
Kuran'a göre evlilik bir sözleşmedir (4/21, 4/33). Bakara suresinin 235. ayetinde Allah, iddet bekleyen kadınlarla ilgili kısımda buyuruyor ki: "Lâ tuvâidû hunne sırrân!" yani "Onlarla (kadınlarla) gizli/sırlı bir şekilde vaadleşmeyin/sözleşmeyin!" Kuran'da nikah sözleşmesi için şahit bulundurulması gerektiğine dair ayrıca bir ayet yoktur; çünkü bu sözleşme zaten toplum tarafından "bilinmesi" gereken bir sözleşmedir. Kuran'da vadeli borçların yazıyla ve şahitle kayıt altına alınması tavsiye edilmekte iken, evlilik gibi mehir, nafaka, miras, zina, velayet vb. mühim konuları ilgilendiren bir alanda gizliliğin olması düşünülemez. Mesela Bakara suresinin 237. ayetine göre, mehrin belirlenmesinden sonra, eğer cinsel ilişki olmadan boşanma gerçekleşirse, erkeğin mehrin yarısını ödemesi gerekir. Bu da -şahit ve yazıyla kaydı şart koşan- Bakara suresinin 282. ayetinin kapsamına girer; çünkü peşin olmayan vadeli bir borçlanma söz konusudur.

IŞİD gibi örgütlerin esirlere karşı kötü davranışları, Kuran ayetlerine mi dayanıyor?
Hayır! "(Esirleri) fidye karşılığı veya karşılıksız serbest bırakın!" (47(Muhammed)/4) "Ey peygamber! Ellerinizdeki esirlere de ki: Allah kalplerinizde bir hayır olduğunu bilirse, size, sizden alınandan daha hayırlısını verir ve sizi affeder. Allah çok affedici, çok bağışlayıcıdır!" (8(Enfal)/70) "Canları çektiği halde, yiyeceği yoksula, yetime ve esire yedirirler!" (76(İnsan)/8)

Kuran ayetlerini eleştiren ve onlarla alay eden ateistleri öldürmek doğru mudur?
Nisa/140 ve Enam/68'e göre, Allah'ın ayetlerinin inkar edildiğine ve onlarla alay edildiğine şahit olan Müslümanın yapması gereken şey, alay eden kişiler bu davranışı terk edinceye kadar onların yanından uzaklaşmaktır.



Ana Sayfa