Alak Suresi
96/1.
|
ÎóáóÞó |
ÇáøóÐöí |
ÑóÈöøßó |
ÈöÇÓúãö |
ÇöÞúÑóÃú |
|
halek |
'l-lezî |
rabbike |
bismi |
ikra' |
|
yarattı, var etti, şekil verdi, şekillendirdi, tasarladı, ölçtü, (örneksiz veya bir şeyden bir şeyi) meydana getirdi |
ki o |
rabbinin, sahibinin, efendinin, malikinin |
ismiyle, adıyla, namıyla, itibarıyla, ismine, adına, namına |
oku, mütalaa et, düşün, incele, (selam) söyle, bir araya getir |
|
Yaratmış olan efendinin
adına1 oku/duyur2! |
||||
|
1Bir elçinin daveti, kendi adına değil, elçilik yaptığı rabbinin/efendisinin namınadır/adınadır. 2Bir elçiden istenecek şey, efendisi adına mesajı iletmesidir. Bu nedenle buradaki "oku" emri, "ilet/duyur/bildir" şeklinde anlaşılabilir. Nitekim elçi tarafından insanlara okunan mesaja "Kur'ân" denmiştir. |
||||

96/2.
|
ÚóáóÞò |
ãöäú |
ÇáÅöäúÓóÇäó |
ÎóáóÞó |
|
alek |
min |
'l-insâne |
haleka |
|
sülük, (pıhtılaşmış) kan, yapışkan madde, (yapışkan) çamur, sevgi, asılan/takılan şey |
-den, -dan |
insan, adam, beşer, insanlık |
yarattı, var etti, şekil verdi, şekillendirdi, tasarladı, ölçtü, (örneksiz veya bir şeyden bir şeyi) meydana getirdi |
|
İnsanı
(rahme)1 tutunmuş2 bir sülükten3
yarattı! |
|||
|
1Kuran'a göre (ÚóáóÞ) (alek); insanın anne rahmindeki gelişiminin ikinci safhasının adıdır (22/5, 23/14, 40/67, 75/38). Burada et-tâu’l-merbûta (É) işareti olmaksızın cins ismi (ismu’l-cins) olarak kullanıldığı; diğer ayetlerde ise et-tâu’l-merbûta alarak teklik ifade ettiği (ismu’l-vahde olduğu) söylenebilir. 2Alek (ÚóáóÞ) kelimesi; tutunmak,
yapışmak, asılmak, sevmek anlamındaki (ÚóáöÞó) fiilinin mastarıdır. Bu nedenle Araplar,
yapışkan özellikteki kana ve çamura da alak demişlerdir. |
|||

96/3.
|
ÇáúÃóßúÑóãõ |
ÑóÈøõßó |
æó |
ÇöÞúÑóÃú |
|
'l-ekram |
rabbuke |
ve |
ikra' |
|
en asil, en seçkin, en kıymetli, en cömert, en eli açık, en saygın, en üstün, en aziz, en şerefli, en itibarlı |
rabbin, sahibin, efendin, malikin |
(hal vavı)1 |
oku, mütalaa et, düşün, incele, (selam) söyle, bir araya getir |
|
Oku/duyur2!
Senin efendin en üstün3 olandır. |
|||
|
1 "Ve rabbuke’l-ekram" cümlesi, ikra’ emrinin zamirinden haldir. 2 Bir elçiden istenecek şey, efendisi adına mesajı iletmesidir. Bu nedenle buradaki "oku" emri, "ilet/duyur/bildir" şeklinde anlaşılabilir. Nitekim elçi tarafından insanlara okunan mesaja "Kur'ân" denmiştir. 3 Bu kelime, (ßóÑóãó) fiilinden ism-i tafdîldir. Hucurat suresinin 13. ayetinde, Allah indinde insanlar
arasında en üstün (ekram; en kerem sahibi)
olanın, en erdemli olan kişi olacağı ifade edilmektedir.
Yani "ekram" ile kastedilen,
insanların en cömerti değil, en
üstünü/en değerlisi/en itibarlısıdır.
Dolayısıyla burada da sadece eli açıklık/cömertlik
bakımından değil; değer ve itibar da dahil, "her
açıdan en üstün olan" manasının verilmesi gerektiğini
düşündüm. |
|||
96/4.
|
ÈöÇáúÞóáóãö |
Úóáøóãó |
ÇóáøóÐöí |
|
bi'l-kalem |
alleme |
ellezî |
|
kalemle, el yazısıyla, yazıyla |
öğretti, bildirdi, eğitti, işaretledi |
ki o |
|
O,
kalemle (yazılmış kutsal kitaplarla)1
öğretti/mesajını iletti2! |
||
|
1Kalem suresinin ilk ayetinde "kalem"e ve "yazıyor olduklarına"; Tur suresinin 1-2. ayetlerinde de önce "Tur"a, ardından da "yazılmış olan bir kitab"a dikkat çekilmektedir. Alak suresindeki bu ayette geçen "el-kalem" kelimesi, yazıya geçirilmiş önceki kutsal metinlere bir atıf olabilir. Nitekim bir sonraki ayette, Allah'ın insanlığa "bilmediğini öğrettiği" ifade edilmektedir. Kuran'da Allah'ın elçilerine vahyetmesi (2/251, 3/48, 4/113, 5/110, 12/68, 36/69, 53/4-5, 55/2), elçilerin kendilerine gelen vahyi iletmesi (2/129, 2/151, 3/164, 62/2) veya Allah'ın elçileri vasıtasıyla insanlara birtakım bilgiler aktarması (2/282, 6/91) anlamında "öğretme" fiili kullanılmaktadır. 2Kuran'da, 2/151, 4/113 ve 6/91. ayetlerde, vahyin, elçiler aracılığıyla insanlığa bildirilmesi süreci, "insana bilmediği şeylerin öğretilmesi" olarak ifade edilmektedir. Allah'ın kendilerine öğrettikleri (vahiy bilgisi) sayesinde insanlar, bir ilim (13/43, 46/4) sahibi olmuş olurlar (12/68, 44/32, 46/4). |
||
96/5.
|
áóãú íóÚúáóãú |
ãóÇ |
ÇáÅöäúÓóÇäó |
Úóáøóãó |
|
lem ye'lem |
mâ |
'l-insâne |
alleme |
|
bilmedi, tanımadı, (hakkında) bilgisi bulunmadı, anlamadı, öğrenmedi, ayırt etmedi, idrak etmedi, tasdik etmedi |
-diğini, -dığını |
insan, adam, beşer, insanlık |
öğretti, bildirdi, eğitti, işaretledi |
|
İnsana
bilmediğini (elçileriyle)1 öğretti/insanlığa
vahiyle seslendi2! |
|||
|
1"Size bilmediklerinizi öğreten... bir elçi gönderdik." (2/151) ayeti ile birlikte değerlendirilebilir. 2"Allah, hiç kimseye hiçbir şey indirmedi, dediler. De ki: Musa'nın getirdiği... bilmediğiniz şeylerin size öğretildiği Kitab'ı kim indirdi?" (6/91) vb. ayetler bir arada değerlendirildiğinde; "Allah'ın insana bilmediğini öğretmesi", "insanlığa vahiyle seslenmesi" manasında anlaşılabilir. En doğrusunu Allah bilir. |
|||

"İncir'e (Buda'nın altında vahiy aldığı kutsal incir ağacına -Ficus religiosa-), Zeytin'e (İsa'nın vahiy aldığı Zeytin Dağı'na -Mount of Olives-), Sina Dağı'na (Musa'nın vahiy aldığı Sina Dağı'na -Mount Sinai-) ve bu güvenli şehre (Muhammed'in vahiy aldığı Mekke şehrine) ant olsun!.."
(Tin suresi, 1-3. ayetler)
96/6.
|
áóíóØúÛóì |
ÇáÅöäúÓóÇäó |
Åöäøó |
ßóáøóÇ |
|
le1yetğâ |
'l-insâne |
inne2 |
kellâ3 |
|
sınırı aşar, haddi aşar, dalgalanır, köpürür, taşar, coşar, zulmeder, azar, azgınlık gösterir, asi olur |
insan, adam, beşer, insanlık |
(pekiştirme edatı) doğrusu, şüphesiz, kuşkusuz, gerçekten, hakikaten, muhakkak, mutlaka, elbette |
hayır, asla, kesinlikle, gerçekten |
|
İnsan,
mutlaka taşkınlık eder! |
|||
|
1 (ÇááøóÇãõ ÇáúãõÒóÍúáóÞóÉõ) Muzehleka lamı: Böyle lam harfleri, "inne"nin haberinin başında bulunarak, cümlenin anlamını pekiştirir. 2 İnne edatı, isim cümlelerinden önce gelerek, mübtedayı kendisine isim, haberi ise kendisine haber yapar; ismini mansub kılar, haberini ise olduğu gibi bırakır. Görevi, cümlenin anlamını pekiştirmektir. 3 Kellâ, bir cevap edatıdır; bir düşüncenin doğru olmadığını (sert bir üslupla) bildirir; bu takdirde "Hayır!", "Asla!", "Kesinlikle hayır!" vb. anlamlara gelir. Ancak eğer, bu ayette olduğu gibi, herhangi bir ifadeye cevap olmaksızın kullanılmışsa, o takdirde de "gerçekten, hakikaten" gibi manalara gelerek cümlenin anlamını pekiştirir. |
|||
96/7.
|
ÇÓúÊóÛúäóì |
ÑóÇٰåõ |
Ãóäú |
|
steğnâ |
raâ1 hu |
er2 |
|
zengin oldu, zenginlik istedi, ihtiyaç duymadı, yetindi, kendine yetti, muhtaç olmadı |
kendini gördü, gözlemledi, anladı, farkına vardı, sezdi, idrak etti, düşündü, saydı, kabul etti |
(mastar ve nasb edatı) |
|
Kendini
zengin/yeterli görmesinden dolayı3... |
||
|
1Fiilin aslı "ÑóÃóì" dır; bu nakıs fiile bir kelime (åõ) birleştiği için, "ì" harfi "Ç" harfine dönüşmüş ve daha sonra ilki harekeli ikincisi sakin olan "ÃóÇ"nin yerini, üzerinde uzatma işareti bulunan "Çٰ" almıştır. 2Tenvin veya sakin nun'dan sonra lam veya ra harfleri gelirse, ğunnesiz idğam yapılır ("en ra" değil "erra" şeklinde okunur). 3 "ÑóÇٰåõ Ãóäú" terkibi, bir önceki ayette yer alan fiil için mef’ûl-u lehtir; sebebiyet bildirir. |
||
96/8.
|
ÇáÑøõÌúÚóì |
ÑóÈöøßó |
Åöáóì |
Åöäøó |
|
'r-ruc'â |
rabbike |
ilâ |
inne |
|
dönüş, rücu, (mektup için) cevap, karşılık, avdet |
rabbin, sahibin, efendin, malikin |
-e, -a (yönelme bildirir) |
(pekiştirme edatı) doğrusu, şüphesiz, kuşkusuz, gerçekten, hakikaten, muhakkak, mutlaka, elbette |
|
(Öldükten
sonra hesap için) Dönüş1 efendinedir! |
|||
|
1"O gün, Allah'a döndürülürsünüz. Sonra herkese kazandığı ödenir." (2/281) ayetinde de görüleceği üzere, " (Allah'a) dönüş" ile kastedilen; hesaba çekilmek üzere, kıyamet günü yeniden diriltilmedir. |
|||
96/9.
|
íóäúåóì |
ÇáøóÐöí |
ÑóÃóíúÊó |
Ãó |
|
yenhâ |
'l-lezî |
raeyte |
e |
|
yasaklar, alıkoyar, uzak tutar, engel olur, engeller, nehyeder, meneder, (haber) ulaşır |
(mef'ul görevinde, ism-i mevsul) |
gördün mü, hakkında ne düşünüyorsun, görüşün nedir, ne dersin1 |
|
|
Ne
dersin engelleyene? |
|||
|
1E-raeyte (ÑóÃóíúÊó Ãó) Arapçada kalıplaşmış bir ifade olup, "Ne dersin?", "Görüşün/re'yin/düşüncen nedir?" gibi manalarda kullanılır. |
|||
96/10.
|
Õóáøóì |
ÅöÐóÇ |
ÚóÈúÏðÇ |
|
sallâ1 |
izâ |
abden |
|
dua etti, namaz kıldı, destek oldu2, rahmetine bürüdü |
-ğı zaman, -ğında |
kul, köle, (hür veya köle) insan |
|
Namaz
kıldığında3,4 bir kulu... |
||
|
1 Arapçada sallâ fiilinin
temel anlamının (muhtemelen, sırtın ortası
manasına gelen salâ kelimesiyle ilişkili olarak)
"eğilmek" olduğu ve zamanla Tanrı için eğilmek,
Tanrı'ya yalvarmak, dua etmek ve namaz kılmak gibi özel dini
anlamlar kazandığı anlaşılmaktadır.
Arapçanın kardeş dilleri olan İbranice ve Asurcada da
muadilleri "dua etmek" ve "yalvarmak" manalarına
gelir. Eski Ahit'te (צְלָא) fiili (Arapçadaki gibi sad, lam ve
elif harfleriyle yazılır), "Daniel
yasanın imzalandığını öğrenince evine
gitti. Üst odasının Yeruşalim yönüne
bakan pencereleri açıktı. Daha önce yaptığı
gibi her gün üç kez diz çöküp dua etti, Tanrısına
övgüler sundu." ayetinde, vakitli bir ibadeti (namaz) ifade
etmek için kullanılmıştır (Eski Ahit, Daniel,
6/10). Bazı ufak tefek farklılıklar gösterse de,
"namaz" olarak isimlendirilebilecek şekilsel bir ibadet, hemen
hemen bütün dinlerde mevcuttur. Kuran'ın
indiği dönemde müşrik Araplar arasında da, Kabe'nin yanında
icra edilen, ıslık (mukâ’) ve alkıştan
(tesdiye) ibaret bir ritüelin olduğu Kuran'da
haber verilmektedir (8/35). Kuran'da "sallâ"
fiili ve "salât" kelimesiyle, vakitli ve şekilsel bir ibadetin
(namaz) kastedildiğini gösteren pek çok delil vardır: (a)
mabette yapılması (3/39), (b) normalde bir ölçüsünün
olması ve baskın tehlikesi olduğunda kısaltılmasına
izin verilmesi; hem bizzat yapılabilmesi hem de biri tarafından
yaptırılabilmesi; yerine getirildiği sırada çevreye
ilgisiz kalınması nedeniyle güvenlik riski oluşturması;
secde hareketini ihtiva etmesi; normalde silahların bir kenara
bırakılmasını gerektirmesi; baskın tehlikesi
altında bile terk edilmeyip, iki gruba ayrılarak da olsa yerine
getirilmesinin istenmesi ve vakitli bir farz olduğunun açıkça ifade
edilmesi (4/101-103), (c) normalde yaya olarak veya binek sırtında
yerine getirilememesi, ancak korku halinde buna müsaade edilmesi (2/238), (d)
öncesinde abdest alınmasının istenmesi (5/6) ve (e) su
bulunamadığında veya kullanıma uygun
olmadığında dahi, teyemmüm edilerek hastalıkta veya
seferde bile yerine getirilmesinin istenmesi (4/43) ve (f) belli vakitlerde
yapılması gerektiğinden bahsedilmesi (11/114, 17/78). |
||

Video adresi: www.youtube.com/watch?v=0aHWASyMjwg
96/11.
|
ÇáúåõÏóì |
Úóáóì |
ßóÇäó |
Åöäú |
ÑóÃóíúÊó |
Ãó |
|
l-hudâ |
ale' |
kâne |
in |
raeyte |
e |
|
yol gösterme, yönlendirme, doğru yol, hidayet, yol, itaat ve kulluk, gündüz |
-de, -da, üzerinde, üzerine |
idi, oldu, meydana geldi, vuku buldu, |
(şart edatı1) -se, -sa |
gördün mü, hakkında ne düşünüyorsun, görüşün nedir, ne dersin |
|
|
Ne
dersin? Ya o doğru yolda idiyse |
|||||
|
1Cevabı hazfedilmiştir. |
|||||
96/12.
|
ÈöÇáÊøóÞúæóì |
ÃóãóÑó |
Ãóæú |
|
bi't-tekvâ |
emera |
ev |
|
sakınma, (Allah'tan) korku, kaçınma, korunma, erdem, fazilet |
emretti, buyurdu, (yapmasını) istedi, önerdi, tavsiye etti, öğütledi |
veya1 |
|
veya
erdemli olmayı2 öğütlediyse3... |
||
|
1"Ve" yerine "veya" denmesi nedeniyle; burada ifade edilen şartın, bir önceki ayette ifade edilen şart olmasa bile gerçekleşebilmesi gerekir. Yani bir kişi, kendisi doğru yolda olmasa bile, başkalarına takvayı emredebilir, manası vardır. 2Kuran'a göre, "takva"nın karşıtı "fücur" (91/8), "muttaki"nin (takva sahibinin) karşıtı ise "fuccar"dır (38/28). Yine Kuran'da takva (sakınma) ile adil olmak (5/8) ve hayırseverlik (2/177) gibi güzel davranışlar irtibatlandırılmıştır. Bu nedenle, "takva" kelimesini "erdem" olarak çevirmeyi uygun gördüm. 3"Takvayı (erdemli olmayı) emretmek" ifadesi, yanlış anlaşılmaya müsait bir ifadedir. Bu nedenle "öğütlemek" fiilini kullandım. Kuran'da "emera" fiilinin nerede, nasıl kullanıldığına baktığımızda; bu kelimenin anlam dağarcığı içerisinde, bir zorlamayla veya yaptırımla ilişkili olmayan anlamların da bulunduğunu rahatlıkla görebiliriz. Kuran'da bu fiil birinden bir şey yapmasını istemek, birine bir şey yapmasını nasihat etmek manalarında da sıkça kullanılır. Mesela; 2/169. ayette "(Şeytan) size ancak kötülüğü ve çirkinliği emreder." denilmektedir. Burada elbette "emir komuta zinciri" gibi bir şeyden söz edilmiyor. Çünkü Kuran'a göre, Şeytan'ın insanlar üzerinde bir gücü yoktur; o sadece insanları davet eder/çağırır (14.22). Mesela; 4/58. ayette, "Allah size (şunları) emrediyor:" dendikten sonra, ayetin devamında, "Allah size ne güzel vaaz veriyor/nasihat ediyor/tavsiyede bulunuyor/öğüt veriyor!" denmiştir. Elbette Müslümanlar için Allah'ın emri/tavsiyesi/öğüdü, başkalarının emri/tavsiyesi/öğüdü gibi olmaz. Bu ayette "emretmek" kelimesi ile "vaaz etmek" kelimesinin eş anlamlı olarak kullanıldığına dikkat çekmek istedim. Mesela; 26/35. ayette Firavun çevresindekilere "Ne emredersiniz?" diye soruyor. Burada Firavun'a bildiğimiz manada "emreden" birilerinden bahsedildiğini elbette iddia edemeyiz. Söz konusu ayette Firavun'un istediği şeyin tavsiye/görüş olduğu gayet açıktır. Daha fazla örnek için şu ayetlere de bakılabilir: 4/114, 4/119, 7/110, 16/90, 24/21. |
||
96/13.
|
Êóæóáøóì |
æó |
ßóÐøóÈó |
Åöäú |
ÑóÃóíúÊó |
Ãó |
|
tevellâ |
ve |
kezzebe |
in |
raeyte |
e |
|
yüz çevirdi, arkasını döndü, geri döndü, (yüz çevirip) terk etti |
ve |
yalancı çıkarmak, yalanlamak, (çokça) yalan söylemek |
(şart edatı) -se, -sa |
gördün mü, hakkında ne düşünüyorsun, görüşün nedir, ne dersin |
|
|
Ne
dersin? Ya o yalanladı ve yüz çevirdiyse1... |
|||||
|
1Buraya kadar, e raeyte (ÑóÃóíúÊó Ãó) ile başlayan cümlelerde 3 şeyden bahsedilmiş oldu: bir kulu namaz kıldığında engelleyen kişi, bir kişinin doğru yolda olma veya erdemli olmayı öğütleme ihtimali ve bir kişinin yalanlama ve yüz çevirme ihtimali. Namaz kılana engel olan kişi, bu yaptığının doğru olduğunu düşünmüş olsa gerek. Ayetin metninden Allah'ın şu ihtimali hatırlattığı anlaşılıyor: Ya o namaz kılan kişi doğru yolda iken, diğeri doğru yolu yalanlamışsa veya o namaz kılan kişi erdemli olmayı öğütlemişken, diğeri bu öğütten yüz çevirmişse... Özetle, karşı tarafın haklı olma ihtimalini göz ardı etmek ve insanların ibadetine engel olmak kınanmaktadır, denebilir. En doğrusunu Allah bilir. |
|||||
96/14.
|
íóÑóì |
Çááøóåó |
Ãóäøó |
Èö |
áóãú íóÚúáóãú |
Ãó |
|
yerâ |
'l-lahe |
enne |
bi |
lem ye'lem |
e |
|
görür, gözlemler, anlar, farkına varır, sezer, idrak eder, düşünür, sayar, kabul eder |
Allah1, Yüce Tanrı |
(pekiştirme edatı) doğrusu, şüphesiz, kuşkusuz, gerçekten, hakikaten, muhakkak, mutlaka, elbette |
ile, -de, -e, -e karşılık, -den, -den ötürü |
bilmedi, tanımadı, (hakkında) bilgisi bulunmadı, anlamadı, öğrenmedi, ayırt etmedi, idrak etmedi, tasdik etmedi |
mı, mi? |
|
Allah'ın2
görmekte olduğundan habersiz mi3? |
|||||
|
1Allah kelimesinin aslı, " ÇóáúÅöáóÇå (el-ilâh)" olup; ilah kelimesinin başındaki hemze zamanla düşmüştür. Başındaki harf-i tarif ise, harf-i tarifle ilgili kurallara uymaya devam etmektedir. Burada da, kendisinden önce bir kelime geldiği için; harf-i tarifin elifi okunmamış, kelimenin ilk harfi şemsi bir harf olduğu için şeddelenmiştir. 2Kuran'a göre, Cahiliye Dönemi'nde müşrik Araplar, yeri, gökleri ve insanları yaratan; Güneş'i ve Ay'ı insanların istifadesine sunan; işleri yürüten; yağmuru yağdıran ve onunla ölümünün ardından yeryüzünü canlandıran; ölüden diriyi, diriden ölüyü çıkaran ve yerden ve gökten insanları rızıklandıran en yüce ilaha "Allah" diyorlardı (10/31, 29/61, 29/63, 31/25, 39/38, 43/9, 43/87). Onları müşrik yapan şey; Allah'a iyice yaklaşmak için birtakım veliler (evliya) edinmek (39/3); onların Allah'ın katında şefaatçiler olduğunu düşünmek (10/18) ve onlardan yardım ummak (19/81, 35/14, 36/74, 46/5-6) idi. 3Arapçada "alime" fiili; bilmek, bilgi almak, haber almak, haberi olmak, duymak, anlayıp öğrenmek, idrak etmek ve tasdik etmek gibi manalara gelir. "Allah'ın görür olduğu"na dair bilgi; duyularak, haberdar olunarak bilinebileceği için, ilgili soruyu "habersiz mi" şeklinde Türkçeye çevirdim. |
|||||
96/15.
|
ÇáäøóÇÕöíóÉö |
Èö |
áóäóÓúÝóÚðÇ |
áóãú íóäúÊóåö |
áóÆöäú |
ßóáøóÇ |
|
'n-nâsıyeh |
bi |
le nesfean3 |
-lem yentehi |
lei'l1,2 |
kellâ |
|
alın, alın bölgesine dökülen saçlar, kâkül, perçem, seçkin, önder (insanların ileri geleni) |
ile, -de, -e, -e karşılık, -den, -den ötürü |
yakalayıp çekeceğiz, (bir şeyle) vuracağız, damgalayacağız, sürükleyeceğiz |
vazgeçmedi, bırakmadı, sona ermedi, sona varmadı, ulaşmadı |
(ant olsun) -se, -sa |
hayır, asla, kesinlikle, gerçekten |
|
Eğer
vazgeçmezse4, o5 alnı tutup sürükleyeceğiz6! |
|||||
|
1Tenvin veya sakin nun'dan sonra lam veya ra harfleri gelirse, ğunnesiz idğam yapılır ("lein lem" değil "leillem" şeklinde okunur). 2"Şart edatı olan " Åöäú (in)" harfinin başında gelen "lam", yemin ifade eder. 3Burada "sefea (ÓóÝóÚó)" fiilinin çoğul birinci şahıs çekiminde (äóÓúÝóÚõ), anlamı pekiştirmek için; başa lam, sona da hafifletilmiş nun getirilmiş (áóäóÓúÝóÚóäú) ve bu kelime (okunuşu aynı olacak şekilde) " áóäóÓúÝóÚðÇ " biçiminde yazılmıştır. 4Şart fiili mazi de olsa, genellikle muzari anlama gelir. 5en-nâsıye kelimesini, marife olarak kullanılmış olması nedeniyle, "o alın" şeklinde tercüme ettim. 6Sef' (ÓóÝúÚ) kelimesinin anlamı; atın alnındaki siyah perçeminden tutup onu çekmektir (Müfredat). Siyah olduğundan dolayı, sacayağına sef'â'/suf' denmiştir. Yüzde öfkeden dolayı oluşan siyahlığa da suf'a denir. Renginin siyaha meylinden dolayı şahine ve çakır doğan kuşuna ve siyah boyalı elbiseye ise esfe' denmiştir. Sefea fiilinin bir anlamı da, (rüzgar, güneş veya ateş için) (yüzü) "karartmak"tır. Benzer şekilde "sefia", "(rengi) koyulaştı" anlamına gelir. "Sefea bi'n-nâsıye (ÓóÝóÚó ÈöÇáäøóÇÕöíóÉ)", bir kimseyi (alçaltmak, cezalandırmak için) alnından/alnındaki saçından tutup çekmektir. Ehaze bi (ÃóÎóÐó Èö), fiili de bir şeyi tutmak, yakalamak anlamına gelir. Kuran'da, Allah'ın yerde hareket eden her canlının nâsıyesini (alnını) tutup yakaladığı, yani kontrolü Allah'ın elinde olmayan hiçbir canlının olmadığı ifade edilmektedir (11/56). Burada kinaye vardır. Atın alnındaki perçeminden tutup onu çeken kişinin, atın kontrolünü eline almış olması gibi; Allah'ın yerde hareket eden canlıların alnını tutup yakalaması, onların Allah'ın kontrolü dışında olmadıkları anlamına gelir. Bir başka ayette (55/41), kıyamet günü suçluların alınlarından ve ayaklarından tutulup yakalanacağı söylenmektedir. |
|||||

96/16.
|
ÎóÇØöÆóÉò |
ßóÇÐöÈóÉò |
äóÇÕöíóÉò |
|
hâtıeh |
kâzibetin |
nâsıyetin1 |
|
günahkar, hatalı, yanılan, doğru yoldan uzaklaşan, suçlu |
yalancı, yalan söyleyen, aldatan |
alın, alın bölgesine dökülen saçlar, kâkül, perçem, seçkin, önder (insanların ileri geleni) |
|
O yalancı
ve günahkar2 alnı3... |
||
|
1Bir önceki "en-nâsıye" kelimesinin bedeli.
3Alnın yalancı ve günahkar olması ne demektir? Çoğunluğa göre, alnın/perçemin yalancı ve hatalı olarak vasıflanması mecazdır ve asıl kastedilen bu alnın/perçemin sahibidir. Yani yalancı ve günahkar olan; alnın/perçemin sahibidir. Burada şöyle bir hikmet de olabilir: Yapılan bilimsel araştırmalar, beynin alın bölgesindeki kısmının (prefrontal korteks alanının); yalan söyleme ve suç işleme davranışlarıyla yakından ilişkili olduğunu göstermektedir (Spence SA, Farrow TF, Herford AE, Wilkinson ID, Zheng Y, Woodruff PWR. Behavioural and functional anatomical correlates of deception in humans. Neuroreport. 2001;12:2849-53. Lee TM, Liu HL, Tan LH, et al. Lie detection by functional magnetic resonance imaging. Hum Brain Mapp. 2002;15:157-64. Ganis G, Kosslyn SM, Stose S, Thompson WL, Yurgelun-Todd DA. Neural correlates of different types of deception: an fMRI investigation. Cereb Cortex. 2003;13:830-6. Yang Y, Raine A, Lencz T, Bihrle S, Lacasse L, Colletti P. Prefrontal white matter in pathological liars. Br J Psychiatry. 2005;187:320-5. Yang Y, Raine A, Narr KL, et al. Localisation of increased prefrontal white matter in pathological liars. Br J Psychiatry. 2007;190:174-5.). En doğrusunu Allah bilir! |
||

96/17.
|
äóÇÏöíóåõ |
ÝóáúíóÏúÚõ |
|
nâdiyeh2 |
fe'l-yed'u1 |
|
meclisini, toplululuğunu, kulübünü, ehlini, aşiretini, ailesini, taraftarlarını, kafadarlarını, kurultayını, yandaşlarını |
çağırsın, dua etsin, gelmesini istesin, sevk eylesin, teşvik etsin, yardım istesin, davet etsin |
|
Çağırsın
aşiretini!.. |
|
|
1Başında başlama harfi bulunan emr-i gaib fiil. 2Mankus isimler mansub halde iken sonlarına fetha alır. |
|
96/18.
|
ÇáÒøóÈóÇäöíóÉó |
ÓóäóÏúÚõ |
|
'z-zebâniyeh1 |
sened'u |
|
zebânileri |
çağıracağız, gelmesini isteyeceğiz, sevk eyleyeceğiz, teşvik edeceğiz, davet edeceğiz |
|
Biz
de zebânileri (cehennem meleklerini)
çağıracağız! |
|
|
1Zebâniye kelimesinin kökü "zbn (ÒÈä)"dir. Kuran'da bu kökten türeyen bir başka
kelime kullanılmamıştır. Arapçada zebene
fiili, (öteye) itmek, kakmak, (öteye) atmak, tepmek, çarpmak,
uzaklaştırmak, satmak, menetmek, mahrum etmek gibi manalara gelir.
Cehennemlikleri itip kaktıkları için cehennemin bekçisi olan
meleklere bu ismin verildiği söylenmiştir. Kuran'a göre,
cehennem; dünyada iken yapılan kötülüklerin misliyle
karşılık bulacağı yerdir: "Her kim
kötülükle gelirse, ancak misliyle karşılık verilir."
(6/160) Aşiretine/taraftarlarına güvenerek insanların ibadet
etmesine zorla mani olmaya çalışanların ahirette
bulacağı karşılık da elbette itilip kakılmak ve
birtakım şeylerden mahrum edilmek olabilir.
Zorbalığın karşılığı
zorbalıktır! Bu yüzden, bu dünyada zorbalık edenleri,
öteki tarafta bekleyen şey de "zebâniler"
olacaktır. "Allah, kullar için bir zalim değildir; bunlar,
kendi ellerinizin takdim etmiş olduğu şeyler
sebebiyledir!" (3/182) ) "Her kim kötülük yapmışsa
kendi aleyhine (yapmış olacaktır); Rabbin, kullar için zalim
değildir!" (41/46) "Allah insanlara asla zulmetmez; fakat
insanlar kendilerine zulmederler!" (10/44) En doğrusunu Allah
bilir! |
|
96/19.
|
æóÇÞúÊóÑöÈú |
æóÇÓúÌõÏú |
áóÇ ÊõØöÚúåõ |
ßóáøóÇ |
|
vekterib1 |
vescud1 |
lâ-tuti' hu2 |
kellâ |
|
yaklaş, yakın ol |
secde et, boyun eğ, alnını yere koy |
ona itaat etme, boyun eğme, uyma |
hayır, asla, kesinlikle, gerçekten |
|
Ona
(o zorbaya) itaat etme! Secde et(meye devam et) ve yaklaş! |
|||
|
1Başında atıf harfi bulunan emr-i hazır fiiller. |
|||