Alak Suresi

 

96/1.

ÎóáóÞó

ÇáøóÐöí

ÑóÈöøßó

ÈöÇÓúãö

ÇöÞúÑóÃú

halek

'l-lezî

rabbike

bismi

ikra'

yarattı, var etti, şekil verdi, şekillendirdi, tasarladı, ölçtü, (örneksiz veya bir şeyden bir şeyi) meydana getirdi

ki o

rabbinin, sahibinin, efendinin, malikinin

ismiyle, adıyla, namıyla, itibarıyla, ismine, adına, namına 

oku, mütalaa et, düşün, incele, (selam) söyle, bir araya getir

 

Yaratmış olan efendinin adına1 oku/duyur2!

 

1Bir elçinin daveti, kendi adına değil, elçilik yaptığı rabbinin/efendisinin namınadır/adınadır.

 

2Bir elçiden istenecek şey, efendisi adına mesajı iletmesidir. Bu nedenle buradaki "oku" emri, "ilet/duyur/bildir" şeklinde anlaşılabilir. Nitekim elçi tarafından insanlara okunan mesaja "Kur'ân" denmiştir.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

announcement icon ile ilgili görsel sonucu

96/2.

ÚóáóÞò

ãöäú

ÇáÅöäúÓóÇäó

ÎóáóÞó

alek

min

'l-insâne

haleka

sülük, (pıhtılaşmış) kan, yapışkan madde, (yapışkan) çamur, sevgi, asılan/takılan şey

-den, -dan

insan, adam, beşer, insanlık

yarattı, var etti, şekil verdi, şekillendirdi, tasarladı, ölçtü, (örneksiz veya bir şeyden bir şeyi) meydana getirdi

İnsanı (rahme)1 tutunmuş2 bir sülükten3 yarattı!

1Kuran'a göre (ÚóáóÞ) (alek); insanın anne rahmindeki gelişiminin ikinci safhasının adıdır (22/5, 23/14, 40/67, 75/38). Burada et-tâu’l-merbûta (É) işareti olmaksızın cins ismi (ismu’l-cins) olarak kullanıldığı; diğer ayetlerde ise et-tâu’l-merbûta alarak teklik ifade ettiği (ismu’l-vahde olduğu) söylenebilir.

 

2Alek (ÚóáóÞ) kelimesi; tutunmak, yapışmak, asılmak, sevmek anlamındaki (ÚóáöÞó) fiilinin mastarıdır. Bu nedenle Araplar, yapışkan özellikteki kana ve çamura da alak demişlerdir.

3 Alek (ÚóáóÞ) kelimesinin asıl manalarından biri de sülüktür (Lisânu’l-Arabİbn Manzûr; el-Kâmûsu’l-Muhît, el-Fîrûzâbâdî). Arapçanın kardeş dili olan İbranicede de (עֲלוּקָה) "alûkâ" sülük anlamına gelir (Eski Ahit, Özdeyişler, 30/15). Eski döneme ait çeşitli Arapça kaynaklarda, sülük için alek kelimesinin kullanıldığı görülmektedir (Kitâbu’s-Sumûmİbn VahşiyyeHayâtu’l-Hayevân, ed-Demîrî). Kuran'ın ilk Grekçe çevirilerinde de, alek kelimesi "bdella (sülük)" olarak tercüme edilmiştir (Simelidis C. Speculum. 2011; 86: 887-913). Ben de, Kuran'da alek(a) kelimesi, anne rahminde gelişen embriyonun erken safhadaki hali için kullanıldığından dolayı (22/5, 23/14, 40/67, 75/38), söz konusu kelimenin muhtemel anlamları arasından, "sülük" manasını tercih ettim. En doğrusunu Allah bilir!

 

 

96/3.

ÇáúÃóßúÑóãõ

ÑóÈøõßó

æó

ÇöÞúÑóÃú

'l-ekram

rabbuke

ve

ikra'

en asil, en seçkin, en kıymetli, en cömert, en eli açık, en saygın, en üstün, en aziz, en şerefli, en itibarlı

rabbin, sahibin, efendin, malikin

(hal vavı)1

oku, mütalaa et, düşün, incele, (selam) söyle, bir araya getir

Oku/duyur2! Senin efendin en üstün3 olandır.

1 "Ve rabbuke’l-ekram" cümlesi, ikra’ emrinin zamirinden haldir.

 

2 Bir elçiden istenecek şey, efendisi adına mesajı iletmesidir. Bu nedenle buradaki "oku" emri, "ilet/duyur/bildir" şeklinde anlaşılabilir. Nitekim elçi tarafından insanlara okunan mesaja "Kur'ân" denmiştir.

 

3 Bu kelime, (ßóÑóãó) fiilinden ism-i tafdîldir. Hucurat suresinin 13. ayetinde, Allah indinde insanlar arasında en üstün (ekram; en kerem sahibi) olanın, en erdemli olan kişi olacağı ifade edilmektedir. Yani "ekram" ile kastedilen, insanların en cömerti değil, en üstünü/en değerlisi/en itibarlısıdır. Dolayısıyla burada da sadece eli açıklık/cömertlik bakımından değil; değer ve itibar da dahil, "her açıdan en üstün olan" manasının verilmesi gerektiğini düşündüm.

 

 

96/4.

ÈöÇáúÞóáóãö

Úóáøóãó

ÇóáøóÐöí

bi'l-kalem

alleme

ellezî

kalemle, el yazısıyla, yazıyla

öğretti, bildirdi, eğitti, işaretledi

ki o

O, kalemle (yazılmış kutsal kitaplarla)1 öğretti/mesajını iletti2!

1Kalem suresinin ilk ayetinde "kalem"e ve "yazıyor olduklarına"; Tur suresinin 1-2. ayetlerinde de önce "Tur"a, ardından da "yazılmış olan bir kitab"a dikkat çekilmektedir. Alak suresindeki bu ayette geçen "el-kalem" kelimesi, yazıya geçirilmiş önceki kutsal metinlere bir atıf olabilir. Nitekim bir sonraki ayette, Allah'ın insanlığa "bilmediğini öğrettiği" ifade edilmektedir. Kuran'da Allah'ın elçilerine vahyetmesi (2/251, 3/48, 4/113, 5/110, 12/68, 36/69, 53/4-5, 55/2), elçilerin kendilerine gelen vahyi iletmesi (2/129, 2/151, 3/164, 62/2) veya Allah'ın elçileri vasıtasıyla insanlara birtakım bilgiler aktarması (2/282, 6/91) anlamında "öğretme" fiili kullanılmaktadır. 

 

2Kuran'da, 2/151, 4/113 ve 6/91. ayetlerde, vahyin, elçiler aracılığıyla insanlığa bildirilmesi süreci, "insana bilmediği şeylerin öğretilmesi" olarak ifade edilmektedir. Allah'ın kendilerine öğrettikleri (vahiy bilgisi) sayesinde insanlar, bir ilim (13/43, 46/4) sahibi olmuş olurlar (12/68, 44/32, 46/4).

 

 

96/5.

áóãú íóÚúáóãú

ãóÇ

ÇáÅöäúÓóÇäó

Úóáøóãó

lem ye'lem

'l-insâne

alleme

bilmedi, tanımadı, (hakkında) bilgisi bulunmadı, anlamadı, öğrenmedi, ayırt etmedi, idrak etmedi, tasdik etmedi

-diğini, -dığını

insan, adam, beşer, insanlık

öğretti, bildirdi, eğitti, işaretledi

İnsana bilmediğini (elçileriyle)1 öğretti/insanlığa vahiyle seslendi2!

1"Size bilmediklerinizi öğreten... bir elçi gönderdik." (2/151) ayeti ile birlikte değerlendirilebilir.

 

2"Allah, hiç kimseye hiçbir şey indirmedi, dediler.  De ki: Musa'nın getirdiği... bilmediğiniz şeylerin size öğretildiği Kitab'ı kim indirdi?" (6/91) vb. ayetler bir arada değerlendirildiğinde; "Allah'ın insana bilmediğini öğretmesi", "insanlığa vahiyle seslenmesi" manasında anlaşılabilir. En doğrusunu Allah bilir.

 

 

"İncir'e (Buda'nın altında vahiy aldığı kutsal incir ağacına -Ficus religiosa-), Zeytin'e (İsa'nın vahiy aldığı Zeytin Dağı'na -Mount of Olives-), Sina Dağı'na (Musa'nın vahiy aldığı Sina Dağı'na -Mount Sinai-) ve bu güvenli şehre (Muhammed'in vahiy aldığı Mekke şehrine) ant olsun!.."

(Tin suresi, 1-3. ayetler)

 

 

 

 

 

96/6.

áóíóØúÛóì

ÇáÅöäúÓóÇäó

Åöäøó

ßóáøóÇ

le1yetğâ

'l-insâne

inne2

kellâ3

sınırı aşar, haddi aşar, dalgalanır, köpürür, taşar, coşar, zulmeder, azar, azgınlık gösterir, asi olur

insan, adam, beşer, insanlık

(pekiştirme edatı)

doğrusu, şüphesiz, kuşkusuz, gerçekten, hakikaten, muhakkak, mutlaka, elbette

hayır, asla, kesinlikle, gerçekten

İnsan, mutlaka taşkınlık eder!

1 (ÇááøóÇãõ ÇáúãõÒóÍúáóÞóÉõ) Muzehleka lamı: Böyle lam harfleri, "inne"nin haberinin başında bulunarak, cümlenin anlamını pekiştirir.

 

2 İnne edatı, isim cümlelerinden önce gelerek, mübtedayı kendisine isim, haberi ise kendisine haber yapar; ismini mansub kılar, haberini ise olduğu gibi bırakır. Görevi, cümlenin anlamını pekiştirmektir. 

 

3 Kellâ, bir cevap edatıdır; bir düşüncenin doğru olmadığını (sert bir üslupla) bildirir; bu takdirde "Hayır!", "Asla!", "Kesinlikle hayır!" vb. anlamlara gelir. Ancak eğer, bu ayette olduğu gibi, herhangi bir ifadeye cevap olmaksızın kullanılmışsa, o takdirde de "gerçekten, hakikaten" gibi manalara gelerek cümlenin anlamını pekiştirir.

 

96/7.

ÇÓúÊóÛúäóì

ÑóÇٰåõ

Ãóäú

steğnâ

raâ1 hu

er2

zengin oldu, zenginlik istedi, ihtiyaç duymadı, yetindi, kendine yetti, muhtaç olmadı

kendini gördü, gözlemledi, anladı, farkına vardı, sezdi, idrak etti, düşündü, saydı, kabul etti

(mastar ve nasb edatı)

Kendini zengin/yeterli görmesinden dolayı3...

1Fiilin aslı "ÑóÃóì" dır; bu nakıs fiile bir kelime (åõ) birleştiği için, "ì" harfi "Ç" harfine dönüşmüş ve daha sonra ilki harekeli ikincisi sakin olan "ÃóÇ"nin yerini, üzerinde uzatma işareti bulunan "Çٰ" almıştır.

 

2Tenvin veya sakin nun'dan sonra lam veya ra harfleri gelirse, ğunnesiz idğam yapılır ("en ra" değil "erra" şeklinde okunur).

 

3 "ÑóÇٰåõ Ãóäú" terkibi, bir önceki ayette yer alan fiil için mef’ûl-u lehtir; sebebiyet bildirir. 

96/8.

ÇáÑøõÌúÚóì

ÑóÈöøßó

Åöáóì

Åöäøó

'r-ruc'â

rabbike

ilâ

inne

dönüş, rücu, (mektup için) cevap, karşılık, avdet

rabbin, sahibin, efendin, malikin

-e, -a

(yönelme bildirir)

(pekiştirme edatı)

doğrusu, şüphesiz, kuşkusuz, gerçekten, hakikaten, muhakkak, mutlaka, elbette

(Öldükten sonra hesap için) Dönüş1 efendinedir!

1"O gün, Allah'a döndürülürsünüz. Sonra herkese kazandığı ödenir." (2/281) ayetinde de görüleceği üzere,  " (Allah'a) dönüş" ile kastedilen; hesaba çekilmek üzere, kıyamet günü yeniden diriltilmedir.

 

96/9.

íóäúåóì

ÇáøóÐöí

ÑóÃóíúÊó

Ãó

yenhâ

'l-lezî

raeyte

e

yasaklar, alıkoyar, uzak tutar, engel olur, engeller, nehyeder, meneder,

(haber) ulaşır

(mef'ul görevinde,

ism-i mevsul)

gördün mü, hakkında ne düşünüyorsun, görüşün nedir, ne dersin1

Ne dersin engelleyene?

1E-raeyte (ÑóÃóíúÊó  Ãó) Arapçada kalıplaşmış bir ifade olup, "Ne dersin?", "Görüşün/re'yin/düşüncen nedir?" gibi manalarda kullanılır.

 

96/10.

Õóáøóì

ÅöÐóÇ

ÚóÈúÏðÇ

sallâ1

izâ

abden

dua etti, namaz kıldı, destek oldu2, rahmetine bürüdü

-ğı zaman, -ğında

kul, köle, (hür veya köle) insan

Namaz kıldığında3,4 bir kulu...

1 Arapçada sallâ fiilinin temel anlamının (muhtemelen, sırtın ortası manasına gelen salâ kelimesiyle ilişkili olarak) "eğilmek" olduğu ve zamanla Tanrı için eğilmek, Tanrı'ya yalvarmak, dua etmek ve namaz kılmak gibi özel dini anlamlar kazandığı anlaşılmaktadır. Arapçanın kardeş dilleri olan İbranice ve Asurcada da muadilleri "dua etmek" ve "yalvarmak" manalarına gelir. Eski Ahit'te (צְלָא) fiili (Arapçadaki gibi sad, lam ve elif harfleriyle yazılır), "Daniel yasanın imzalandığını öğrenince evine gitti. Üst odasının Yeruşalim yönüne bakan pencereleri açıktı. Daha önce yaptığı gibi her gün üç kez diz çöküp dua etti, Tanrısına övgüler sundu." ayetinde, vakitli bir ibadeti (namaz) ifade etmek için kullanılmıştır (Eski Ahit, Daniel, 6/10). Bazı ufak tefek farklılıklar gösterse de, "namaz" olarak isimlendirilebilecek şekilsel bir ibadet, hemen hemen bütün dinlerde mevcuttur. Kuran'ın indiği dönemde müşrik Araplar arasında da, Kabe'nin yanında icra edilen, ıslık (mukâ’) ve alkıştan (tesdiye) ibaret bir ritüelin olduğu Kuran'da haber verilmektedir (8/35). Kuran'da "sallâ" fiili ve "salât" kelimesiyle, vakitli ve şekilsel bir ibadetin (namaz) kastedildiğini gösteren pek çok delil vardır: (a) mabette yapılması (3/39), (b) normalde bir ölçüsünün olması ve baskın tehlikesi olduğunda kısaltılmasına izin verilmesi; hem bizzat yapılabilmesi hem de biri tarafından yaptırılabilmesi; yerine getirildiği sırada çevreye ilgisiz kalınması nedeniyle güvenlik riski oluşturması; secde hareketini ihtiva etmesi; normalde silahların bir kenara bırakılmasını gerektirmesi; baskın tehlikesi altında bile terk edilmeyip, iki gruba ayrılarak da olsa yerine getirilmesinin istenmesi ve vakitli bir farz olduğunun açıkça ifade edilmesi (4/101-103), (c) normalde yaya olarak veya binek sırtında yerine getirilememesi, ancak korku halinde buna müsaade edilmesi (2/238), (d) öncesinde abdest alınmasının istenmesi (5/6) ve (e) su bulunamadığında veya kullanıma uygun olmadığında dahi, teyemmüm edilerek hastalıkta veya seferde bile yerine getirilmesinin istenmesi (4/43) ve (f) belli vakitlerde yapılması gerektiğinden bahsedilmesi (11/114, 17/78). 

2Sallâ fiili "alâ" harfi ceriyle birlikte kullanıldığında, destek olmak manasına gelmektedir (9/99-103, 33/43, 33/56).

3 Surenin sonunda "salât"a engel olmaya çalışan kişiye uyulmayıp da "secde" edilmesinin istenmesi nedeniyle, ayette bahsedilen "salât"ın secde hareketini ihtiva ettiği sonucuna ulaşılabilir. Bu nedenle, sallâ fiilinin muhtemel anlamları arasından "namaz kılmak" manasını tercih ettim. Ayrıca, bir kulun dua etmesine engel olmak imkansız gibidir (çünkü insan içinden de rabbine dua edebilir); ama bir kulu namaz kılarken bundan alıkoymak gayet mümkündür.

4 Burada "namaz kılan bir kulun engellenmesi"nden bahsediliyor olması, namazın daha önceki bir ayetle Müslümanlara emredilmiş olma ihtimalini akla getiriyor. "Rabbin için namaz kıl!" (108/2) vb. ayetlerle, Alak suresindeki bu hadiseden önce Müslümanlara namaz kılmalarının emredilmiş olması kuvvetle muhtemeldir. Namaz kılınmasının emredilmiş olmasına rağmen, namazın nasıl kılınacağının ayrıntılı olarak açıklanmamış olması; bu ibadetin vahyin ilk muhatapları tarafından bilindiğine işaret etmektedir. Müslümanlar namazın nasıl kılınacağını mesela Yahudilerden görmüş olabilirler. Böylece bu bilgi, nesilden nesile tatbik edilerek aktarılmış ve bizlere kadar ulaşmıştır.

 

Video adresi: www.youtube.com/watch?v=0aHWASyMjwg

 

 

 

96/11.

ÇáúåõÏóì

Úóáóì

ßóÇäó

Åöäú

ÑóÃóíúÊó

Ãó

l-hudâ

ale'

kâne

in

raeyte

e

yol gösterme, yönlendirme, doğru yol, hidayet, yol, itaat ve kulluk, gündüz 

-de, -da, üzerinde, üzerine

idi, oldu, meydana geldi, vuku buldu,

(şart edatı1)

-se, -sa

gördün mü, hakkında ne düşünüyorsun, görüşün nedir, ne dersin

Ne dersin? Ya o doğru yolda idiyse

1Cevabı hazfedilmiştir.

 

 

96/12.

ÈöÇáÊøóÞúæóì

ÃóãóÑó

Ãóæú

bi't-tekvâ

emera

ev

sakınma, (Allah'tan) korku, kaçınma, korunma, erdem, fazilet

emretti, buyurdu, (yapmasını) istedi, önerdi, tavsiye etti, öğütledi

veya1

veya erdemli olmayı2 öğütlediyse3...

1"Ve" yerine "veya" denmesi nedeniyle; burada ifade edilen şartın, bir önceki ayette ifade edilen şart olmasa bile gerçekleşebilmesi gerekir. Yani bir kişi, kendisi doğru yolda olmasa bile, başkalarına takvayı emredebilir, manası vardır.

 

2Kuran'a göre, "takva"nın karşıtı "fücur" (91/8), "muttaki"nin (takva sahibinin) karşıtı ise "fuccar"dır (38/28). Yine Kuran'da takva (sakınma) ile adil olmak (5/8) ve hayırseverlik (2/177) gibi güzel davranışlar irtibatlandırılmıştır. Bu nedenle, "takva" kelimesini "erdem" olarak çevirmeyi uygun gördüm.  

 

3"Takvayı (erdemli olmayı) emretmek" ifadesi, yanlış anlaşılmaya müsait bir ifadedir. Bu nedenle "öğütlemek" fiilini kullandım. Kuran'da "emera" fiilinin nerede, nasıl kullanıldığına baktığımızda; bu kelimenin anlam dağarcığı içerisinde, bir zorlamayla veya yaptırımla ilişkili olmayan anlamların da bulunduğunu rahatlıkla görebiliriz. Kuran'da bu fiil birinden bir şey yapmasını istemek, birine bir şey yapmasını nasihat etmek manalarında da sıkça kullanılır. Mesela; 2/169. ayette "(Şeytan) size ancak kötülüğü ve çirkinliği emreder." denilmektedir. Burada elbette "emir komuta zinciri" gibi bir şeyden söz edilmiyor. Çünkü Kuran'a göre, Şeytan'ın insanlar üzerinde bir gücü yoktur; o sadece insanları davet eder/çağırır (14.22). Mesela; 4/58. ayette, "Allah size (şunları) emrediyor:" dendikten sonra, ayetin devamında, "Allah size ne güzel vaaz veriyor/nasihat ediyor/tavsiyede bulunuyor/öğüt veriyor!" denmiştir. Elbette Müslümanlar için Allah'ın emri/tavsiyesi/öğüdü, başkalarının emri/tavsiyesi/öğüdü gibi olmaz. Bu ayette "emretmek" kelimesi ile "vaaz etmek" kelimesinin eş anlamlı olarak kullanıldığına dikkat çekmek istedim. Mesela; 26/35. ayette Firavun çevresindekilere "Ne emredersiniz?" diye soruyor. Burada Firavun'a bildiğimiz manada "emreden" birilerinden bahsedildiğini elbette iddia edemeyiz. Söz konusu ayette Firavun'un istediği şeyin tavsiye/görüş olduğu gayet açıktır. Daha fazla örnek için şu ayetlere de bakılabilir: 4/114, 4/119, 7/110, 16/90, 24/21.

 

96/13.

Êóæóáøóì

æó

ßóÐøóÈó 

Åöäú

ÑóÃóíúÊó

Ãó 

tevellâ

ve

kezzebe

in

raeyte

e

yüz çevirdi, arkasını döndü, geri döndü, (yüz çevirip) terk etti

ve

yalancı çıkarmak, yalanlamak, (çokça) yalan söylemek

(şart edatı)

-se, -sa

gördün mü, hakkında ne düşünüyorsun, görüşün nedir, ne dersin

Ne dersin? Ya o yalanladı ve yüz çevirdiyse1...

1Buraya kadar, e raeyte (ÑóÃóíúÊó  Ãó) ile başlayan cümlelerde 3 şeyden bahsedilmiş oldu: bir kulu namaz kıldığında engelleyen kişi, bir kişinin doğru yolda olma veya erdemli olmayı öğütleme ihtimali ve bir kişinin yalanlama ve yüz çevirme ihtimali. Namaz kılana engel olan kişi, bu yaptığının doğru olduğunu düşünmüş olsa gerek. Ayetin metninden Allah'ın şu ihtimali hatırlattığı anlaşılıyor: Ya o namaz kılan kişi doğru yolda iken, diğeri doğru yolu yalanlamışsa veya o namaz kılan kişi erdemli olmayı öğütlemişken, diğeri bu öğütten yüz çevirmişse... Özetle, karşı tarafın haklı olma ihtimalini göz ardı etmek ve insanların ibadetine engel olmak kınanmaktadır, denebilir. En doğrusunu Allah bilir.

 

96/14.

íóÑóì

Çááøóåó 

Ãóäøó 

Èö

áóãú íóÚúáóãú

Ãó

yerâ

'l-lahe

enne

bi

lem ye'lem

e

görür, gözlemler, anlar, farkına varır, sezer, idrak eder, düşünür, sayar, kabul eder

Allah1, Yüce Tanrı

(pekiştirme edatı)

doğrusu, şüphesiz, kuşkusuz, gerçekten, hakikaten, muhakkak, mutlaka, elbette

ile, -de, -e, -e karşılık, -den, -den ötürü 

bilmedi, tanımadı, (hakkında) bilgisi bulunmadı, anlamadı, öğrenmedi, ayırt etmedi, idrak etmedi, tasdik etmedi

mı, mi?

Allah'ın2 görmekte olduğundan habersiz mi3?

1Allah kelimesinin aslı, " ÇóáúÅöáóÇå (el-ilâh)" olup; ilah kelimesinin başındaki hemze zamanla düşmüştür. Başındaki harf-i tarif ise, harf-i tarifle ilgili kurallara uymaya devam etmektedir. Burada da, kendisinden önce bir kelime geldiği için; harf-i tarifin elifi okunmamış, kelimenin ilk harfi şemsi bir harf olduğu için şeddelenmiştir.

 

2Kuran'a göre, Cahiliye Dönemi'nde müşrik Araplar, yeri, gökleri ve insanları yaratan; Güneş'i ve Ay'ı insanların istifadesine sunan; işleri yürüten; yağmuru yağdıran ve onunla ölümünün ardından yeryüzünü canlandıran; ölüden diriyi, diriden ölüyü çıkaran ve yerden ve gökten insanları rızıklandıran en yüce ilaha "Allah" diyorlardı (10/31, 29/61, 29/63, 31/25, 39/38, 43/9, 43/87). Onları müşrik yapan şey; Allah'a iyice yaklaşmak için birtakım veliler (evliya) edinmek (39/3); onların Allah'ın katında şefaatçiler olduğunu düşünmek (10/18) ve onlardan yardım ummak (19/81, 35/14, 36/74, 46/5-6) idi.

 

3Arapçada "alime" fiili; bilmek, bilgi almak, haber almak, haberi olmak, duymak, anlayıp öğrenmek, idrak etmek ve tasdik etmek gibi manalara gelir. "Allah'ın görür olduğu"na dair bilgi; duyularak, haberdar olunarak bilinebileceği için, ilgili soruyu "habersiz mi" şeklinde Türkçeye çevirdim.

 

96/15.

ÇáäøóÇÕöíóÉö

Èö

áóäóÓúÝóÚðÇ

áóãú íóäúÊóåö

áóÆöäú

ßóáøóÇ

'n-nâsıyeh

bi

le nesfean3

-lem yentehi

lei'l1,2

kellâ

alın, alın bölgesine dökülen saçlar, kâkül, perçem, seçkin, önder (insanların ileri geleni)

ile, -de, -e, -e karşılık, -den, -den ötürü 

yakalayıp çekeceğiz, (bir şeyle) vuracağız, damgalayacağız, sürükleyeceğiz

vazgeçmedi, bırakmadı, sona ermedi, sona varmadı, ulaşmadı

(ant olsun)

-se, -sa

hayır, asla, kesinlikle, gerçekten

Eğer vazgeçmezse4, o5 alnı tutup sürükleyeceğiz6!

1Tenvin veya sakin nun'dan sonra lam veya ra harfleri gelirse, ğunnesiz idğam yapılır ("lein lem" değil "leillem" şeklinde okunur).

 

2"Şart edatı olan " Åöäú (in)" harfinin başında gelen "lam", yemin ifade eder.

 

3Burada "sefea (ÓóÝóÚó)" fiilinin çoğul birinci şahıs çekiminde (äóÓúÝóÚõ), anlamı pekiştirmek için; başa lam, sona da hafifletilmiş nun getirilmiş (áóäóÓúÝóÚóäú) ve bu kelime (okunuşu aynı olacak şekilde) " áóäóÓúÝóÚðÇ " biçiminde yazılmıştır.

 

4Şart fiili mazi de olsa, genellikle muzari anlama gelir.

 

5en-nâsıye kelimesini, marife olarak kullanılmış olması nedeniyle, "o alın" şeklinde tercüme ettim.

 

6Sef' (ÓóÝúÚ) kelimesinin anlamı; atın alnındaki siyah perçeminden tutup onu çekmektir (Müfredat). Siyah olduğundan dolayı, sacayağına sef'â'/suf' denmiştir. Yüzde öfkeden dolayı oluşan siyahlığa da suf'a denir. Renginin siyaha meylinden dolayı şahine ve çakır doğan kuşuna ve siyah boyalı elbiseye ise esfe' denmiştir. Sefea fiilinin bir anlamı da, (rüzgar, güneş veya ateş için) (yüzü) "karartmak"tır. Benzer şekilde "sefia", "(rengi) koyulaştı" anlamına gelir. "Sefea bi'n-nâsıye (ÓóÝóÚó ÈöÇáäøóÇÕöíóÉ)", bir kimseyi (alçaltmak, cezalandırmak için) alnından/alnındaki saçından tutup çekmektir. Ehaze bi (ÃóÎóÐó Èö), fiili de bir şeyi tutmak, yakalamak anlamına gelir. Kuran'da, Allah'ın yerde hareket eden her canlının nâsıyesini (alnını) tutup yakaladığı, yani kontrolü Allah'ın elinde olmayan hiçbir canlının olmadığı ifade edilmektedir (11/56). Burada kinaye vardır. Atın alnındaki perçeminden tutup onu çeken kişinin, atın kontrolünü eline almış olması gibi; Allah'ın yerde hareket eden canlıların alnını tutup yakalaması, onların Allah'ın kontrolü dışında olmadıkları anlamına gelir. Bir başka ayette (55/41), kıyamet günü suçluların alınlarından ve ayaklarından tutulup yakalanacağı söylenmektedir.

 

 

96/16.

ÎóÇØöÆóÉò

ßóÇÐöÈóÉò

äóÇÕöíóÉò 

hâtıeh

kâzibetin

nâsıyetin1

günahkar, hatalı, yanılan, doğru yoldan uzaklaşan, suçlu

yalancı, yalan söyleyen, aldatan

alın, alın bölgesine dökülen saçlar, kâkül, perçem, seçkin, önder (insanların ileri geleni)

O yalancı ve günahkar2 alnı3...

1Bir önceki "en-nâsıye" kelimesinin bedeli.


2Bir önceki ayette, tutulup çekilen şey, alna dökülen saçlar olsa da; bu ayette yalancı ve günahkar olan şey (saçlar değil) alındır, diyebiliriz. "Musa kavmine döndüğü zaman, (...) levhaları attı, kardeşinin başını tutup yakaladı." (7/150), "Ey anamın oğlu! Sakalımı, başımı tutma, dedi." (20/94), "Ey iman edenler! Namaza kalktığınız zaman, (...) başlarınızı meshedin." (5/6), "Hediye yerine ulaşıncaya kadar, başlarınızı tıraş etmeyin. Başından rahatsız olan..." (2/196), "Baş(ım) yaşlılıktan ağardı." (19/4) ayetlerinde, kastedilen şey saç olsa da baş kelimesi kullanılmıştır. "Başını tıraş etmişsin. Aklın başına geldi demek." sözünde, kullanılan ilk "baş" kelimesi "saç" anlamında olduğu halde, ikincisi değildir. Alak suresinin 15-16. ayetlerinde de, "alından tutup çekmek"le kastedilen şey, alındaki saçlar olsa da; yalancı ve günahkar olan şey alnın kendisi olabilir.

 

3Alnın yalancı ve günahkar olması ne demektir? Çoğunluğa göre, alnın/perçemin yalancı ve hatalı olarak vasıflanması mecazdır ve asıl kastedilen bu alnın/perçemin sahibidir. Yani yalancı ve günahkar olan; alnın/perçemin sahibidir. Burada şöyle bir hikmet de olabilir: Yapılan bilimsel araştırmalar, beynin alın bölgesindeki kısmının (prefrontal korteks alanının); yalan söyleme ve suç işleme davranışlarıyla yakından ilişkili olduğunu göstermektedir (Spence SA, Farrow TF, Herford AE, Wilkinson ID, Zheng Y, Woodruff PWR. Behavioural and functional anatomical correlates of deception in humans. Neuroreport. 2001;12:2849-53. Lee TM, Liu HL, Tan LH, et al. Lie detection by functional magnetic resonance imaging. Hum Brain Mapp. 2002;15:157-64. Ganis G, Kosslyn SM, Stose S, Thompson WL, Yurgelun-Todd DA. Neural correlates of different types of deception: an fMRI investigation. Cereb Cortex. 2003;13:830-6. Yang Y, Raine A, Lencz T, Bihrle S, Lacasse L, Colletti P. Prefrontal white matter in pathological liars. Br J Psychiatry. 2005;187:320-5. Yang Y, Raine A, Narr KL, et al. Localisation of increased prefrontal white matter in pathological liars. Br J Psychiatry. 2007;190:174-5.). En doğrusunu Allah bilir!

 

 

96/17.

äóÇÏöíóåõ

ÝóáúíóÏúÚõ 

nâdiyeh2

fe'l-yed'u1

meclisini, toplululuğunu, kulübünü, ehlini, aşiretini, ailesini, taraftarlarını, kafadarlarını, kurultayını, yandaşlarını

çağırsın, dua etsin, gelmesini istesin, sevk eylesin, teşvik etsin, yardım istesin, davet etsin

Çağırsın aşiretini!..

1Başında başlama harfi bulunan emr-i gaib fiil.

 

2Mankus isimler mansub halde iken sonlarına fetha alır.

 

96/18.

ÇáÒøóÈóÇäöíóÉó

ÓóäóÏúÚõ 

'z-zebâniyeh1

sened'u

zebânileri

çağıracağız, gelmesini isteyeceğiz, sevk eyleyeceğiz, teşvik edeceğiz, davet edeceğiz

Biz de zebânileri (cehennem meleklerini) çağıracağız!

1Zebâniye kelimesinin kökü "zbn (ÒÈä)"dir. Kuran'da bu kökten türeyen bir başka kelime kullanılmamıştır. Arapçada zebene fiili, (öteye) itmek, kakmak, (öteye) atmak, tepmek, çarpmak, uzaklaştırmak, satmak, menetmek, mahrum etmek gibi manalara gelir. Cehennemlikleri itip kaktıkları için cehennemin bekçisi olan meleklere bu ismin verildiği söylenmiştir. Kuran'a göre, cehennem; dünyada iken yapılan kötülüklerin misliyle karşılık bulacağı yerdir: "Her kim kötülükle gelirse, ancak misliyle karşılık verilir." (6/160) Aşiretine/taraftarlarına güvenerek insanların ibadet etmesine zorla mani olmaya çalışanların ahirette bulacağı karşılık da elbette itilip kakılmak ve birtakım şeylerden mahrum edilmek olabilir. Zorbalığın karşılığı zorbalıktır! Bu yüzden, bu dünyada zorbalık edenleri, öteki tarafta bekleyen şey de "zebâniler" olacaktır. "Allah, kullar için bir zalim değildir; bunlar, kendi ellerinizin takdim etmiş olduğu şeyler sebebiyledir!" (3/182) ) "Her kim kötülük yapmışsa kendi aleyhine (yapmış olacaktır); Rabbin, kullar için zalim değildir!" (41/46) "Allah insanlara asla zulmetmez; fakat insanlar kendilerine zulmederler!" (10/44) En doğrusunu Allah bilir!

 

96/19.

æóÇÞúÊóÑöÈú

æóÇÓúÌõÏú

áóÇ ÊõØöÚúåõ

ßóáøóÇ

vekterib1

vescud1

lâ-tuti' hu2

kellâ

yaklaş, yakın ol

secde et, boyun eğ, alnını yere koy

ona itaat etme, boyun eğme, uyma

hayır, asla, kesinlikle, gerçekten

Ona (o zorbaya) itaat etme! Secde et(meye devam et) ve yaklaş!

1Başında atıf harfi bulunan emr-i hazır fiiller.

2Sonunda zamir bulunan nehy-i hazır fiil.